Mekteb-i Derviş | İslam

    DİNİ HÜKÜMLERİN KAYNAĞI NEDİR? EDİLLE-İ ŞER'İYYE NEDİR?

    KİTAP, SÜNNET, İCMA-İ ÜMMET, KIYAS-I FUKAHA NEDİR?

    Şer’i Delil Ne Demektir? Şer'î deliller anlamına gelen edille-i şer'iyye, dinî hükümlerin dayandığı kaynaklara denir. Bu kaynaklar: Kitap, sünnet, icma-i ümmet ve kıyası fukahadır.

    Fıkıh usulünde delil, şer'î ve amelî bir hükme götüren şey diye tarif edilebilir. Bunun için âlimler, hem dinî hükmün çıkarıldığı aslı, hem de hükmü elde etmek için kullanılan yöntem ve genel prensipleri delil olarak adlandırmışlardır. Kesin veya zannı olarak genel hüküm ifâde eder.

    Edille, delil kelimesinin çoğuludur. Delil de, kendisiyle, arzulanan bir amaca ulaşılan rehber, kaynak, dayanak demektir. Usûl-i Erbaa, Edille-i Erbaa da denir.

    Kavramın ortaya çıkışı Etbau't-Tâbiin devrinden sonradır. Üzerinde düşünülmesi veya kıvranılmasıyla, istenilen hükme ve sonuca ulaştıran şeydir (Hayreddin Karaman, Fıkıh Usûlü, 42).

    Bunlar sırasıyla şunlardır. 

    1.KİTAP: Kur'an-i Kerîm. Kur'ân ise, lügatte, okumak anlamında olup, ıstılahta Hz. peygamber (s.a.v)'e inen, Mushaflarda yazılı olan ve en ufak bir şüphe olmaksızın mütevâtir olarak nakledilen, Cenâb-ı Allah'ın sözü (kelâmullah) anlamında kullanılır. (Molla Hüsrev, Mir'at, 16-17)

    Kur’an Allah'ın kitabı ve apaçık vahyidir. Tedricî olarak indirilmiştir. Bir harfini bile inkâr küfürdür. Kur’an’ı en iyi bilen Rasûlullah(s.a.v); sonra ashâbıdır. Kur'an, İslâm teşrîinin (yaşama) temelini teşkil eder. Kur’an’da dinî hukuk sisteminin (şerîat) esasları açıklanmış; inanç, ibadet ve hukuk konuları genel hatları itibariyle belirtilmiştir. (Şâtibî, el-Muvâfakat, IV, 92). 

    Bu itibarla, Kur'an, İslâm teşrîinin "aslı kaynağı", diğer bir deyişle yegâne değişmez kaynağı olarak kabul edilir. Rasûlullah(s.a.v) Vedâ Haccında şöyle buyurmuştur: "Sizlere iki şey bırakıyorum: Allah'ın kitabı ve Rasûlünün sünneti. Bunlara sarıldığınız müddetçe dalâlete düşmezsiniz."(İmam-ı Malik,Muvatta)

    Kur’an, hükümleri genel çizgileriyle belirtir; pek az konu dışında bunların detayına inmez. Nitekim Kur’an’da, keyfiyet ve detayı belirtilmeksizin namaz kılmak ve oruç tutmak emredilmiş; bunların nasıl yapılacağım ise, Peygamber(s.a.v)Efendimiz, sözlü ve fiilî olarak açıklamıştır. Aynı şekilde, Kur’an akitlerin yerine getirilmesini emretmiş, alım-satımın helâl, ribânın haram olduğunu belirtmiş, fakat hangi akitlerin sahih, hangilerinin bâtıl ya da fâsit olduğunu açıklamamıştır. Bu ayırımın temel ölçülerinin belirlenmesini de ilk planda sünnet yüklenmiştir.

    Kur’an hükümleri de birkaç kısma ayrılmaktadır: Akîde, (itikâdı hükümler), ahlâk (ahlâkı hükümler) ve mükelleflerin söz ve işleriyle ilgili hükümleri "ibadetler" ve "muâmeleler" diye iki grupta ele alır. Kur’an’da hükümler ya küllî, ya da icmâlî olarak açıklanmıştır. Bütün hükümlerin özelliği, îman ile içiçe geçmiş olmasıdır. Kur’an hem yasa koyar, hem hidâyete erdirir, hem irşâd eder, hem öğüt verir. Yalnızca bir kanun kitabı değildir. Üslûbu mu'cizdir. Konular defalarca tekrarlanmıştır ve âyetler hüküm koyarken iman ve ahlâktan ayrı değildir.

    Kur’an’ın âhkâm âyetleri daha ziyade Medenî sûrelerde yer almaktadır. Âyetlerden hüküm çıkarılırken müçtehitler arasında meydana gelen ihtilâf, mücmel ifadeleri tefsirden ve bir kısım lâfızların delâletlerini ele alma metodundan doğmaktadır.

    Rasûlullah(s.a.v)Efendimiz vefat ettiğinde Kur’an âyetleri vahiy kâtiplerinin ellerinde bulunan sahifelerde ve ashâbın hafızalarındaydı. Hz. Ebu Bekir(r.a) Kur’an âyetlerini toplattırdı ve bir Mushaf haline getirdi. Hz. Osman(r.a) bu Mushaf'tan Kur’an nüshaları çoğalttı ve bütün merkezlere gönderdi. Sahabe, Kur’an âyetlerini hem ezberler, hem anlar, hem de amel ederdi. Bir âyetle amel etmeden başka âyete geçmeyenler vardı. Sahâbe nesli Kur'an'ı en iyi bilen nesil olup, bildikleriyle amel eden, bilmedikleri ile ilgili olarak da susan insanlardı. Tâbiin devrinden sonra ise her asırda Kur'ân tefsiri o asırdaki ilmî-dinî hareketten etkilendi. Âyetlerin tefsirinde ictihad farklılıkları açıkça ortaya çıktı. Kur’an-ı Kerim vahy-i Metluv,Peygamber (s.a.v)Efendimizin sözleri Vahyi Gayrı Metluvdur.

    2. SÜNNET: Peygamber(s.a.v)Efendimizin mübârek sözleri, işledikleri ve başkaları tarafından yapılan işlerde o işi tasvip mâhiyetindeki sükûtlarıdır. . Farz ve Vacibin dışındaki hükümler genelde sünnetlerden çıkar Sünnet, Arap dilinde iyi olsun kötü olsun gidilen veya benimsenen yol anlamına gelir. Istılahta ise, Peygamber(s.a.v)Efendimizin Kur'ân dışındaki söz, fiil ve takriri anlamında kullanılır. Hz. Peygamber mü'minler için her alanda bağlayıcıdır: ''Peygambere itâat eden, Allah'a itâat etmiş olur" (en-Nisâ Suresi,80). Hz.Muhammed Mustafa(s.a.v)Efendimiz mü'minler için ahlâken veya hukuken en güzel ve vazgeçilmez tek örnektir.Sünnet ;Süneti Müeeket ve Gayr-i Müekket diyede adlandırılır.Mesela Sabah Namazı,Öğle Namazının ,Akşam ve Yatsı Namazının son sünneti,Cuma Namazının farzından önce ve farzından sonra kılınan sünnet namzlar müekked sünnettir.İkindi namazının ve yatsı namazının ilk sünnetleri Gayri Müekked sünnetlerdir.Efendimiz(s.a.v)Bazı kereler gayrı müekked sünnetleri terketmiştir.

    Hadis olarak da adlandırılan sünnet, Peygamber(s.a.v)Efendimizin çeşitli vesilelerle söylediği sözlerdir. Meselâ: "Zarar vermek ve zarara zararla karşılık vermek yoktur " (İbn Mâce, Ahkâm, 13) ve "Ameller niyetlere göredir" (Buhâri, Bedu'l- Vahy, I) hadisleri böyledir.

    Fiilî sünnet ise, Peygamber(s.a.v)Efendimizin şekil ve şartlar ile namaz ve hacc ibadetlerinin yerine getirilmesi, muhâkeme usûlü alanında bir ahit ve yemin ile hüküm vermesi gibi işlerdir. Peygamber(s.a.v)Efendimiz, "Ben namazı nasıl kılıyorsam siz de öyle kılın'' buyurarak yol göstermiştir. (Buhâri, Ezan 18, Edeb, 27)

    Takriri sünnet, Hz. Peygamber'in sahâbenin yaptığı bazı işlere olumlu ya da olumsuz bir müdahalede bulunmaması veya o işi tasvip ettiğini belirtmesidir. Su bulamadığından teyemmümle namaz kılan bir sahâbînin namazdan sonra su bulduğu halde namazı iâde etmemesin Rasûlullah'ın tasvibi gibi. (Abdulvahhab Hallaf, İslâm Hukuk Felsefesi, Çev: Hüseyin Atay, 181-182)

    Sünnet, Kur'ân'ın mücmelini beyân etmesi, müşkilini açıklaması, mutlakını kayıtlaması ve onda olmayan bazı hükümleri belirtmesi açısından Kur'ân'dan sonra ikinci teşrî' kaynağı olarak yer alır. Sünnet derken, bunun, fıkıhta hadislerin kısımlara ayrılarak hükümlerin çıkarıldığı bir kaynak olması anlaşılır. Yani râvîlere göre mütevâtir, meşhur, ahad diye ayrılan ve ahad hadislerin de sahih, hasen, zayıf diye kısımlara ayrılması gibi.

    Mütevâtir sünnetler, "Bana yalan yere bir şeyi isnad eden ateşte oturacağı yere hazırlansın'' hadisi gibi, büyük bir cemaatçe işitilen ve her asırda binlerce zevât tarafından rivâyet edilegelen yalan üzerine ittifak mümkün olmayan rivâyetlerdir. Namaz rek'atlarına dâir haberler bu nevidendir. Bunlar asl'dır.

    Meşhur sünnetler, Rasûlullah(s.a.v)'tan birkaç zatın rivâyet ettiği, ikinci ve üçüncü hicrî asırlardan beri tevâtüren nakledilen haberlerdir. "Ameller niyetlere göredir" gibi. Bunları reddetmek fâsıklıktır.

    Haber-i ahad, bir zatın diğerinden veya bir cemaatten, bir cemaatin bir râviden rivâyet ettiği sünnettir. Tevâtür derecesinde olmayan râvilerin, iki üç zatın naklettiği sünnet de böyledir. Bunun inkârı bid'at'tır.

    3. İCMA-İ ÜMMET: Hz. Peygamberin vefatından sonra Bir asırda, Ümmet-i Muhammed'in müctehidlik vasfını kazanmış olan alimlerin herhangi bir meselede fikir birliği etmeleridir. İttifakla alınan böyle bir hüküm bütün ümmeti bağlar. Bir müctehidin kendi görüşü ise yalnız kendisini ve onu kabul edeni bağlar.

    İcmâ lügatte, bir işe azmetme ve bir konuda görüş birliği etme gibi anlamlara gelir. Istılahta ise, Peygamber(s.a.v)Efendimizin vefatından sonra bir asırdaki müctehidlerin, herhangi bir şer'î hüküm üzerinde görüş birliği etmeleri anlamında kullanılmaktadır. Bu itibarla, halk tabakasının, şer'î bir konudaki ittifak ya da ihtilâfları mûteber değildir. (Mehmet Şener, İslâm Hukukunda Örf, s.34-35)

    İcmâ, İslâm hukukçularının çoğunluğu tarafından belli bir asır ile sınırlı olmayan bir müessese ve Kur'ân ve sünnetten sonra gelen üçüncü bir teşrı kaynağı olarak kabul edilmektedir. Bu hususa delil olarak çoğunlukla zikredilen âyet, "Kendisine doğru yol belli olduktan sonra, kim Peygamber'e karşı gelir ve mü'minlerin yolundan başka bir yola uyarsa, onu döndüğü yolda bırakırız. Ve cehenneme sokarız. Ne kötü bir gidiş yeridir orası" (en-Nisâ, 4/115) meâlindeki âyet; çoğunlukla kullanılan hadis de, "Ümmetim yanlış yolda (dalâlet) birleşmez" meâlindeki hadistir. (İbn Mâce, Fiten, 18)

    İcmâ herhangi bir konuda gerçekleşmişse bu icmâ'ın o konudaki bir delile dayanması gerekir. İslâm hukukçularının, şer'î bir dayanak olmaksızın keyfî bir şekilde bir konu üzerinde görüş birliğine varmaları düşünülemez. Bu sebepledir ki, sonraki İslâm hukukçuları, bir konudaki icmâ'ı öğrenmek istediklerinde, o icmâ'ın delilini değil, böyle bir icmâ'ın var olup olmadığını, eğer varsa sahih bir şekilde nakledilip nakledilmediğini araştırırlar. Diğer bir ifadeyle, icmâ'ın şer'î bir delile dayanması gerekli olmakla beraber, bu delilin icmâ' ile birlikte nakledilmesi ve bilinmesi, icmâ'ın mûteberlik şartı değildir.

    İcmâ, sözlü ve sukûtî olmak üzere iki çeşittir. Sözlü icmâ' bir asırda yaşayan bütün müctehidlerin, bir konuda açık ve sarih bir şekilde görüş birliği etmeleriyle meydana gelir. Sukûtî icmâ ise, bir müctehidin bir konuda görüş beyân edip, diğerlerinin, bundan haberdar olmalarına rağmen başka bir görüş ileri sürmemeleri durumunda meydana gelir.Sözlü icmâ', İslâm hukukçularının çoğunluğu tarafından delil olarak kabul edilmekle beraber, sukûtî icmâ'ın delil oluşu ihtilâflıdır (Abdülkadir Şener, Kıyas, İstihsan, Istıslah, s.29-41). 

    Sonuç olarak söylemek gerekirse; icmâ'ın, kolektif bir ictihad olarak değerlendirilmesi mümkün ise de, İslâm hukukçuları genelde "ictihad, ictihadı nakzetmez" prensibini icmâ'a da uygulamaya pek yanaşmamışlardır. Başka bir deyişle, herhangi bir konuda icmâ'a varsa, aynı konuda ikinci bir icmâ'a imkân tanımamışlardır

    4. KIYAS-I FUKAHA: Bir hâdisenin kitap, sünnet ve icmâ-i ümmetle sâbit olan hükmünü; aynı illete, aynı sebebe ve aynı hikmete dayandırarak o hâdisenin tam benzerinde de isbat etmekten ibârettir. Şarabın haramlılığı âyetlerle sabittir sebebi ise sarhoşluk verme illetidir (özelliğidir). Aynı özelliği taşıyan fakat ismi Kur’an ‘da geçmeyen diğer içkilere kıyasla onların da haramlılığına hükmedilir.

    Kıyas, lügatte birşeyi ölçmek, takdir etmek, karşılaştırmak ve iki şey arasındaki benzerlikleri tesbit etmek anlamlarında kullanılır. Istılahta ise, her ikisinde de hükme esas teşkil eden illet aynı olduğu için, hakkında nass bulunmayan bir olayın hükmünü, hakkında nass bulunan bir olayın hükmüne eşit kılmaktır. Kur'ân'da, ''Halbuki o haberi Rasûl'e ve kendilerinden olan Ulû'l-Emr'e arzetselerdi, onlardan hüküm çıkarabilenler, işin aslını anlar ve bilirlerdi". Buyurulur.(en-Nisâ Suresi,83) 

    Şer'î delillerin dördüncüsü sayılan kıyas; kitap, sünnet, ve icmâ' gibi kesin bilgi ifade etmeyip tecviz edici bir mâhiyete sahiptir. Diğer bir ifadeyle kıyas, zan bildirir ve yeni bir hüküm ortaya koymayıp, diğer üç delilden biriyle sâbit olan ve delili gizli bulunan bir hükmü ortaya çıkarır (Abdülkadir Şener, Kıyas, İstihsan, Istıslah, s.67; İ. Hakkı İzmirli, Yeni İlm-i Kelâm, Hazırlayan: Sabri Hizmetli, s.21). 

    İslâm hukukçularının çoğunluğuna göre, kıyas ile amel etmek aklen ve şer'an câizdir. Meşhur Muaz(r.a) hadisin'de, Yemen'e vali tâyin edilen Muaz'a ne ile hükmedeceğini soran Peygamber(s.a.v)Efendimize Kitap, Sünnet, İctihad ile demesi ve Rasûlullah(s.a.v)'ın onu övmesi kıyasa dâir en önemli belgedir. (Ebu Dâvûd, Akdiye, 11; Tirmizî, Ahkâm, 3 Hâris b. Amr'dan rivâyet etmişlerdir).

    Kıyas akli bir kaynaktır. Nassı benzetme yoluyla hüküm çıkarma metodudur. Aslın hükmünü fer'e uygulamaktır Fıkıhta ana kural, "nass olan yerde içtihadın olmayacağı"dır. Hz. Ali(r.a), "Din, kıyasla olsaydı meshin içi dışından daha çok meshedilmeye lâyık olurdu" demiştir. Ebû Hanife(r.a), "Kıyas yapsaydım, kadın erkekten zayıf olduğundan mirasta ona iki hisse verirdim" demiştir.

    Bu dört delile asli (ana) deliller denir ki, bu dört delil üzerinde bütün âlimler ittifak etmişlerdir. Bunlardan başka tâli (yan) deliller de vardır ki, âlimler farklı yalnız tâli deliller ortaya koymuşlardır.Bunlardan bazıları şunlardır: 

    1.İstihsan: Bir müctehidin genel hükümden vazgeçip, bazı sebeblerle güzel gördüğü başka bir çözümü benimsemesi demektir. Özellikle Hanefi fakihleri bu metoda sıkça başvurmuşlardır.

    2.Masalaha: Fayda temin etme, zararı savma anlayışıdır.

    3.Örf ve Adet: Bazı müctehidler ictihadlarında o bölgenin örf ve âdetini de dikkate almışlardır. Yalnız bu örf ve adetlerin hiçbir zaman âyet ve hadislere ters düşmemesi lazımdır.

    4.Sahabe Sözü: Bazı müctehidler ictihadlarında Sünneti en güzel şekilde yaşamaya gayret eden sahabenin yaşayışını ve tavsiyesini dikkate almışlardır.

    5.Sedd-i Zera’i: Harama yol açacak olan davranışların yasaklanması, kötülüğe gidecek yolların kapatılması demektir.

    6.Rey ve İctihad: Olayları anlama ve İslam’ın emirleri doğrultusunda yorumlama demektir.Ser'î hükmü, ser'î delîlinden çikarma hususunda olanca ilmî kuvvetini sarfetmektir.

    MÜCTEHİD KİME DENİR?

        •Kur’an ve Hadislerin tamamını bilen .

        •Tefsir ve Hadis usülünü bilen ve bunları anlayacak derecede Arapça bilen. 

        •Üstün bir muhakeme gücüne sahip olan, Ayet ve Hadislerin amaç ve illetini bilen. 

    Herhangi bir ser'î hükmü âyet-i kerîme ve hadîs-i seriflerden çıkaran, kıyas yapabilen büyük âlimdir. Müctehid olabilmek için, bütün islâmî ilimlere vakıf olduktan sonra mevhibe-i ilâhî (Allâh vergisi) olan ledünnî ilme de mazhar olmak lâzımdır.

    MÜCTEHİD MESELEYİ NASIL ÇÖZER ?

        •Müctehid olan kişi herhangi bir islami meseleyi çözmek için önce o mesele ile ilgili âyetin olup olmadığına bakar. 

        •Sonra Hz. Peygamberin(s.a.v) sünnetine yani hadise müracaat eder. 

        •Bunlarda bulamazsa konuyla ilgili âlimlerin görüşünü (icmanın olup olmadığını) araştırır. 

        •Onda da bulamazsa kıyas yaparak meseleyi çözmeye çalışır. 

        •Asli delillerle meseleyi çözemeyen müctehid yukarıda sayılan tâli yollara başvurarak illaki meseleyi çözüme kavuşturur. 


DİNİ HÜKÜMLERİN KAYNAĞI



   


Etiketler: Dini Hükümlerin Dayandığı Kaynaklar, Kitap Sünnet İcma-i Ümmet, Kıyas-ı Fukaha, Edille-i Şer'iyye, Dini Hükümlerin Dayandığı Kaynaklar, İslam'ın Dört Temeli | Mekteb-i Derviş

Benzer Konular