Mekteb-i Derviş | İslam

    HAKİKİ GERÇEK REHBER HZ. MUHAMMED (S.A.V.)

    Bizlere nümûne-i imtisal, en güzel örnek de Âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamber(s.a.v)Efendimizdir. Gayemiz O’na benzeyebilmektir. Yani duygularımızın O’nun duygularına benzeyebilmesi için bir ömür gayret etmemiz zarûrîdir. O’nun rûhânî dokusundan hissiyat almamız zarûrîdir. Çünkü sevilenin hâli sevende sirâyet hâlindedir. Ashâb-ı kiram; duygularını, Efendimiz(s.a.v)’in hislerine benzetebilmenin derdindeydi… İç dünyalarını; O’nun gönül âleminden, rûhânî dokusundan hisselerle tezyîn edebilmek, onların yegâne arzusuydu. Çünkü onlara bu hedefi, Fahr-i Kâinât Efendimiz;

    "Kişi sevdiği ile beraberdir.” buyurarak göstermişti. (Buhârî, Edeb, 96)

    Ashâb-ı kirâmın bütün derdi, o kalbî beraberliği takviye ederek; mahşerde ve cennette de sürdürebilmek iştiyâkı oldu.Zira Muhabbet iki kalp arasındaki bir cereyan hattıdır. Muhabbetteki çekim ve akışı iki cihetten ele almak îcâb eder:

    Birincisi sâlikten mürşide, ümmetten Rasûlullâh’a, kuldan Cenâb-ı Hakk’a; yani aşağıdan yukarıya doğrudur.

    Bu cihetteki muhabbet hayranlıktır. Aslen sevende, sevilenin; cemal, kemal, hikmet, kudret gibi müstesnâ hususiyetlerine karşı güçlü bir hayranlık duygusunun husûle gelmesidir. Âşık vuslat arzular. Fakat mahbubu, onu sevmedikçe bu mümkün değildir. Seven, sevilenin muhabbetine nâil ve civârına vâsıl olmak ister. Ayrılıktan ızdırap duyar. Benliğinden de geçer. Çünkü benliği, ayrılık sebebidir. Benliğe ait duygular, onu sevdiğinden uzak tutmaktadır. «Ben»i yok eder, «O» olur. Hayranlık içinde «O»na benzemeye, «O»nda fânî olmaya çalışır.

    Bir Hak dostu buyurur:

    Sen çıkınca aradan,

    Kalır seni Yaradan..

    Muhabbet cereyanının ikinci yönü ise, mürşidden sâlike, Rasûlullah’tan ümmete, Cenab-ı Hak’dan kula doğru, yani yukarıdan aşağıya doğrudur. Bu muhabbet, vasıf ile tecellî eder. Seven, sevdiğinde kendi vasıflarını görürse muhabbet tecellî eder.

    Herkes evlâdını sever. Fakat Hz.Yakub(a.s), 12 evlâdı içinde, babası ve dedesi gibi kendisine de lutfetilen nebevî ve mânevî rûhâniyeti; sadece oğlu Yûsuf(a.s)’ta görmüş, bu sebeple ona ayrı bir muhabbet duymuştur.

    Cenâb-ı Hak, en çok Habîbullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’i sever. Çünkü O, Allah’u Teâlâ’nın cemâlî sıfatlarının en müstesnâtecellîgâhı olmuştur. Esmâ-i hüsnâdaki Raûf ve Rahîm sıfatları Kur’ân-ı Kerim’de Efendimiz için de serdedilmiştir.

    Anlaşılmaktadır ki; Allah’u Teâlâ’yı seven ve esmâ-i hüsnâsına hayran olan kullar; Allah’ın da kendilerini sevmesi için, cemâlî vasıflarla mücehhez olmaya çalışmalıdır. Çünkü Allah, kendi ahlâkıyla ahlaklanabilen, bu gayretle çırpınan kullarını sever.

    Allah Resul’ünü seven, O’nun üstün ahlâkına, mükerrem vasıflarına hayran olan bizler; O’nun da bizi sevmesi için, kendimizde O’nun ahlâkını vücuda getirme gayreti içinde olmamız îcâb eder.Cenâb-ı Hakk’ın sevgisine nâil olmanın yolu, âyet-i kerîmede Efendimiz’e ittibâ olarak gösterilmiştir:مَنْ يُطِعِ الرَّسُولَ فَقَدْ اَطَاعَ اللّٰهَۚ وَمَنْ تَوَلّٰى فَمَآ اَرْسَلْنَاكَ عَلَيْهِمْ حَف۪يظًاۜ ﴿80﴾

    “Kim peygambere itaat ederse, Allah'a itaat etmiş olur. Kim yüz çevirirse (bilsin ki) biz seni onlara bekçi göndermedik”. (en-NisâSuresi, 80)

قُلْ اِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللّٰهَ فَاتَّبِعُون۪ي يُحْبِبْكُمُ اللّٰهُ وَيَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْۜ وَاللّٰهُ غَفُورٌ رَح۪يمٌ ﴿31﴾ قُلْ اَط۪يعُوا اللّٰهَ وَالرَّسُولَۚ فَاِنْ تَوَلَّوْا فَاِنَّ اللّٰهَ لَا يُحِبُّ الْكَافِر۪ينَ ﴿32﴾

    “(Resulüm) De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyunuz ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah son derece bağışlayıcı ve esirgeyicidir. De ki: Allah’a ve Resulüne itaat edin. Eğer yüz çevirirse bilsinler ki Allah kâfirleri sevmez.” (Âl-i İmrân suresi, 31-32)

    MUHABBETİN ÂYÎNESİ

    Efendimiz(s.a.v); hayatının her safhasıyla, her davranışıyla, her sözüyle «en doğru»nun rehberidir. «İstikamet»in fiilî kıstasıdır, Hak rızâsının mihengi, ekseni ve mihveridir.

    Cenâb-ı Hak, Peygamber(s.a.v) Efendimize şöyle hitap buyurmuştur:

فَاسْتَمْسِكْ بِالَّذ۪يٓ اُو۫حِيَ اِلَيْكَۚ اِنَّكَ عَلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ ﴿43﴾

    “Öyle ise Sana vahyedilene sımsıkı sarıl. Şüphesiz sen doğru bir yol üzeresin. Sensırât-ı müstakîm üzeresin.” (ez-Zuhruf Suresi, 43)

    Dolayısıyla, her Fatiha’da erişmek ve ulaşmak için niyaz ettiğimiz, «Sırât-ı Müstakîm» O’nun hayatıdır. Kulu Rabbinin rahmet ve mağfiretine, cennet ve cemâline ulaştıran dosdoğru yol, Efendimiz(s.a.v)’in yaşadığı ve yaşattığı, öğrettiği ve anlattığı yoldur, Sünnet-i Seniyye’dir.

    Fahr-i Kâinât Efendimiz’e ittibâ ederek, O’nun rehberliğinde istikamet üzere yaşayan, gönül âlemini temizleyen ve kalb-i selîm ile Hakk’a yürüyen bir mü’min için; ölüm, ebedî saâdete açılan nurlu bir geçitten ibarettir.

    Dolayısıyla, ölüme yaklaşmanın sinyalleri hükmündeki yaşlılık alâmetleri de; böylesi bahtiyar ihtiyarlar için, nûrânî bir tezyin gibidir.

    Ne hikmetli bir sırdır ki; iç âlemlerine yoğunlaşanların, âhir ömürlerinde dış görünüşleri de bir başka güzel olur. Secde izi ve abdest ile nurlanmış sîmâlar, istikamet üzere bir ömür içinde ağarmış ve âhiret berâtının aklığına kavuşmuş saç ve sakallar, cismâniyetin kesâfetinden kurtulup, rûhânî bir letâfete kavuşmuş, melekîleşmiş vücutlar; insana acıma ve hüzün değil, heybet ve ihtiram hissi verir. Böyle takvâ ve istikamet üzere yaşanan ömrün sonu da müjde doludur. Âyet-i kerîmede buyurulur:

اِنَّ الَّذ۪ينَ قَالُوا رَبُّنَا اللّٰهُ ثُمَّ اسْتَقَامُوا تَتَنَزَّلُ عَلَيْهِمُ الْمَلٰٓئِكَةُ اَلَّا تَخَافُوا وَلَا تَحْزَنُوا وَاَبْشِرُوا بِالْجَنَّةِ الَّت۪ي كُنْتُمْ تُوعَدُونَ ﴿30﴾

    “Şüphesiz “Rabbimiz Allah’tır”, deyip de, sonra dosdoğru olanlar var ya, (yani sırât-ı müstakîm üzere rehberlik eden Allah Rasûlü’nün izinden gidenlerin) üzerine (ölüm ânında) onların üzerine akın akın melekler iner ve derler ki: “Korkmayın, üzülmeyin, size (dünyada iken) vadedilmekte olan cennetle sevinin!”(Fussilet Suresi, 30)«Rabbim Allah’tır.» demek ve dosdoğru yürümek.

    Dünyada insanlara birtakım yollar gösteren ve gösterdikleri yolun doğru ve kurtarıcı olduğunu iddia eden yüzlerce, binlerce rehber gelmiştir. Filozoflar, ideoloji kurucuları, siyasîler, sanat ve edebiyat erbabı, nicesi… Fakat onları takip edenler, dalâlet karanlıklarında, cehâlet çöllerinde kaybolmuş, nefsâniyet uçurumlarında ve enâniyet dehlizlerinde helâk olup gitmişlerdir.

    Hak din, insanlık tarihi ve beşeriyetin vicdanı şahittir ki;

    «Dosdoğru yol»un hakikî yegâne rehberi, Fahr-i Kâinat (s.a.v)Efendimizdir.

    O’nun izinden gitmek; ibadette O’na benzeyebilmek, muamelatta O’nu yansıtabilmek, bilhassa gönül âleminin rafine edilmesi hususunda, zarafete ulaşmış duygularda; O’nun rûhânî dokusundan hisse alabilmek demektir. Merhamet ve cömertlikte, O’nun hassas ve rakik gönlünden nasip alabilmek demektir. O’nun engin affından, hikmet dolu sabrından, firâset dolu müsâmahasından, kudret dolu şecaatinden, adâlet ve fazîlet dolu muâmelâtından hisseyab olabilmek demektir.

    Bu hasletlerle gönül dünyamızı tezyîn edebilmek için, aynı zamanda gönlü tertemiz tutmak zarureti de vardır.

    Gönlü; nazar-ı ilâhînin tecellîgâhı, kristal ve billûr bir bardağa benzetelim ve ona, cennet nehirleri gibi berrak ve pâk, îman, muhabbet, merhamet gibi güzel hasletleri doldurduğumuzu düşünelim. Bu zemzem gibi mukaddes, Kevser gibi mübârekâb-ı hayâtın içine bir damla necâset düşse; onun güzelliğinden, berraklığından eser kalır mı? Asla!

    İşte kin, haset, kibir, ihtiras ve nankörlük gibi duygular ve bunların tezâhürleri olan gıybet, yalan, iftira, israf gibi rezil söz ve davranışlar; gönül âlemimiz için böylesine öldürücü zehir damlaları hükmündedir.

    Allah’ı ve Rasûlullâh’ı sevmek ve onların muhabbetine nâil olabilmek için; gönlü ve dolayısıyla ömrü, bu zehirlerden korumak zarûrîdir. Hasbelbeşervâki olan sürçmeleri; tövbe ve istiğfarlarla temizleme, bu tövbeleri de sâlih amellerle perçinleme çırpınışı elzemdir.

    İnsan bir ömür; «Müslüman olarak ölebilmek», son nefesi mü’min olarak verebilmek derdiyle yanıp yakılmalıdır. Son anda hidayette bir tıkanıklığa yol açabilecek bir günah pıhtısına, son anda kelime-i şahâdeti söyleyecek nefesten mahrum bırakabilecek bir kötü ahlâk virüsüne karşı, ömrü tedbir içinde geçmelidir. Yani ihlâs, takvâ ve istikamet…

    Hz.Enes(r.a)anlatıyor: Rasûlullah (s.a.v);“Şüphesiz; «Rabbimiz Allah’tır!» deyip sonra istikamet üzere bulunanların üzerine melekler iner ve onlara; «Korkmayın, üzülmeyin, size va’dolunan cennetle sevinin!» derler.”(Fussilet, 30) âyetini okudu ve şöyle buyurdu:

    «İnsanlar, bunu hep söylediler; ancak, sonradan ekserîsi küfre düştü. Kim bu söz üzere ölürse, o kimse istikamet üzere olanlardandır.»” (Tirmizî, Tefsir, 41/3250)

    Mü’min her nefes, son nefes endişesiyle yaşamalı. Çünkü onu korkunç âkıbetler beklemektedir.

    ŞEFKAT DOLU SÎNE

لَقَدْ جَآءَكُمْ رَسُولٌ مِنْ اَنْفُسِكُمْ عَز۪يزٌۗ عَلَيْهِ مَا عَنِتُّمْ حَر۪يصٌ عَلَيْكُمْ بِالْمُؤْمِن۪ينَ رَؤُ۫فٌ رَح۪يمٌ ﴿    128﴾

    “Andolsun, size kendi içinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya düşmeniz ona çok ağır gelir. O size çok düşkün, mü’minlere karşı da çok şefkatli ve merhametlidir.” (Tevbe Suresi, 128)

    Allah Rasûlü’nün derdi, ümmetinin derdiydi.

    Bizim de derdimiz, ümmet-i Muhammed’in derdi olmalı. Endişemiz, Peygamber Efendimiz’in sîmâsını tebessüm ettirmek olmalı. Biz, ümmetin derdiyle dertlendikçe; -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in mübârek sîmâsı -bizden yana- mütebessim olacaktır. Bizim enâniyet ve nefsâniyetin girdaplarında boğulmamız, ömür sermayemizi bencillik ve cimrilik içinde tüketmemiz ise; O’nu -bizden yana- mahzun ve mükedder eyleyecektir.

    O (s.a.v)şefkatle buyurur:“İstikamet üzere olun. (Bunun sevabını) siz takdir edip kavrayamazsınız…” (Muvatta, Tahâret, 6)

    O’nun bize vasiyeti, tâlimâtı, emr ü fermânı dâimâ istikamettir:Süfyan bin Abdullah(r.a)şöyle anlatır:“Rasûlullah(s.a.v)’e;«Yâ Rasûlâllah! Bana İslâm’ı öylesine anlat ki onu bir daha başkasına sormaya ihtiyaç hissetmeyeyim.» dedim. Efendimiz;

    «Allah’a inandım de ve dosdoğru ol!» buyurdu. (Müslim, Îmân, 62)

    İstikamet, umûmî mânâsıyla; tezatlardan, tereddütlerden ve inkıtâ yani kesintilerden kurtularak, devamlılık içinde sâbit bir hedefe yönelip ilerlemektir.

    İnsan; rûhânî yapısını tekâmül ettiremezse, kundaktan kefene doğru yolculuğunda farklı mevsimlerin farklı ihtilâçlarıyla dolar. Bu ihtilâçların pençesindeki gāfilâne bir hayat; çocuklukta oyun, gençlikte şehvet, erginlikte gaflet, ihtiyarlıkta elden gidenlere hasret ve nedâmetten ibârettir.

    Ömrü bu ziyandan muhafaza etme hakikatini mümkün olduğunca erken idrâk edip; hayatı Hakk’ın rızâsına tam bir muvâfakat içinde yaşamak, istikamettir. İstikamet üzere yaşamak, iç âlem ile dış âleme yansıyan tezâhürleri aynı âhenkte buluşturma sanatıdır.

    Mevlânâ(k.s) Hazretleri derki: “Bir sûfî, neşelenip tefekküre dalmak için müzeyyen bir bahçeye gider. Bahçenin rengârenk tezyînâtı karşısında mest olur. Gözlerini kapayarak murâkabe ve tefekküre dalar.”

    “Orada bulunan gafil bir kişi, sûfîyi uyur zanneder. Onun bu hâline hayret eder, canı sıkılır. Sûfîye;«Ne uyuyorsun? Gözünü aç da üzüm çubuklarını, çiçek açmış ağaçları, yeşermiş çimenleri seyret! Allah’ın rahmet eserlerine nazar et!» der.

Sûfî de ona şöyle cevap verir: «Ey heveskâr insan! Şunu iyi bil ki, rahmet-i ilâhiyyenin en büyük eseri gönüldür. Onun dışındakiler bu büyük eserin gölgesi mesâbesindedir.»

    «Ağaçlar arasında bir dere akıp gider. Onun berrak suyunda iki tarafın ağaçlarının akislerini görürsün.»

    «Su içine aksedip görülenler, hayâlî bir bağ-bahçedir. Asıl bağ ve bahçeler, gönüldedir. Çünkü gönül, nazargâh-ı ilâhîdir. Onların zarif ve latîf akisleri, su ve çamurdan olan dünya âlemindedir.»

    «Eğer bu âlemdekiler, gönül âlemindeki o neşe Selvi’sinin aksi olmasaydı, Cenâb-ı Hak bu hayâl âlemine aldanış mekânı demezdi.»

    «Âl-i İmrânSûresi, 185. âyette; ‘Her canlı ölümü tadacaktır. Yaptıklarınızın karşılığı muhakkak kıyâmet günü tastamam verilecektir. O vakit; kim ateşten uzaklaştırılıp cennete sokulursa, artık o, muhakkak murâdına ermiştir. (Bu) dünya hayatı, aldanma metâından başka bir şey değildir.’buyurulur.»

    «Gafil olanlar ve dünyayı cennet zannederek; ‘Cennet budur!’ diyenler, bu derenin görüntüsüne kananlardır.»

    «Asıl bağ ve bahçelerden, yani ‘evliyâullah’tan uzakta kalanlar, o hayâle meylederek aldanırlar…»«Bir gün bu gaflet uykusu nihayet bulur, gözler açılır, hakikat görülür. Fakat son nefeste o manzaranın ne faydası olur?»

    «Ne mutlu o kimseye ki, ölmeden evvel ölmüş, onunrûhu, bu bağın hakikatinden koku almıştır.»”

    Unutmamalı ki; Güneşin ışıkları yeryüzünün her yerini aydınlatırken; zulmete âşık yarasalar, karanlık mağaralara saklanırlar. Ancak güneş battıktan sonra ortaya çıkarlar. Hz. Mevlânâ(k.s)’nın gözü bu mahlûkatta şu hikmeti görmüştür:“(Basîret) bakışı eksik, görüşü kıt olan yarasanın gözleri; güneşin ışıklarının aksettiği yıldızları da göremez.”

    Onun göremeyişi; bir başka açıdan da görmek istemeyişinden, kaçışındandır. Böyle olunca, görmeyi murâd eden gözlere, bin bir hârika seyrettiren güneş; yarasaları ancak kaçırtıp mağaralara sığındırtır. Hz. Mevlânâ(k.s); güneşin, farklı varlıklarda muhtelif mâkesler buluşundan sırlar devşirir:

    “Hak yakınlığı çeşit çeşittir. Güneş; dağa da, taşa da, altına da ışığını düşürür, vurur. Fakat güneşin altın madenine öyle bir yakınlığı vardır ki, o yakınlıktan, söğüt ağacının haberi bile yoktur. (Altın madeni güneşi parıl parıl yansıtırken, kara bir taşta güneşin tecellîsi aynı parlaklıkta değildir.)

    Güneş, kuru dala da, yaş dala da yakındır. Güneş; ikisine de ışık huzmelerini yansıtır. Fakat zamanı gelince; olgun, lezzetli, güzel kokulu meyvelerini yiyeceğin yaş, taze dalın güneşe yakınlığı nerede? Kuru dalınki nerede? Kuru dal, güneşe yakınlığı yüzünden daha çok kurumaktan başka ne elde edebilir?”

    Kur’an-ı Kerim de mânevî bir güneş, bir hidâyet ve nur kaynağıdır. Onun nurları; mü’min ve müttakîleri saâdet yoluna sevk eder, onlara şifâ verir, rahmet yağdırır. Fakat ehl-i küfür ve ilhâd için ise idlâle sebep olur. Mü’min ve kâfir kalpler arasında, yeşil dalın istîdâdı ve hazır oluşu ile kuru dalın liyâkatsizliği ve nasipsizliği gibi derin bir fark vardır.İşte;

لَقَدْ خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ ف۪يٓ اَحْسَنِ تَقْو۪يمٍۘ ﴿4﴾ ثُمَّ رَدَدْنَاهُ اَسْفَلَ سَافِل۪ينَۙ ﴿5﴾

    Kur’an’a münbit bir gönülle yaklaşanlar, ufuklara doğru giderler. Ömrü Allah yolunda hayırlı bir şekilde geçiren kişiye; Kur’an, güneşin yeşil dallara, çimenlere verdiği gibi güzellikler verir.

    Fakat maneviyattan uzak bir mezbele hâlinde ömrünü ziyân edenler ise; kuru bir ağacın güneşin ışığıyla daha da kuruyup ateş malzemesi olduğu gibi, Kur’an’ın hidayet ve feyzinden mahrum olurlar. Şu âyet-i kerîmeyi bu îzah ile anlamak lâzımdır:

وَنُنَزِّلُ مِنَ الْقُرْاٰنِ مَا هُوَ شِفَآءٌ وَرَحْمَةٌ لِلْمُؤْمِن۪ينَۙ وَلَا يَز۪يدُ الظَّالِم۪ينَ اِلَّا خَسَارًا ﴿82﴾

    “Biz, Kur’an’dan öyle bir şey indiriyoruz ki o, mü’minler için şifâ ve rahmettir; zalimlerin ise yalnızca ziyânını artırır.” (İsrâ Suresi, 82)

    Gözün bu nûru kaybetmesi, günahlardandır ve kalpteki menfî duygulardandır: “Öfke ve şehvet; insanı şaşı eder, rûhu doğruluktan ayırır; garez geldi mi hüner örtülür; gönülden yüzlerce perde gelir de gözün önüne çekiliverir.”

    Göz bir uzuv olarak aynıdır. Fakat görülenlerin yansıdığı gönül aynaları birbirinden farklı olduğu için, aynı manzarada her göz aynı şeyi görmez. Herkes, kalbinin durumuna yani mânevî seviye ve derinliğine göre farklı farklı fotoğraflar çeker.

    Bu sebeple; Aynı rahle başında oturanların Kur’an-ı Kerim’den aldığı hisseler birbirinden farklıdır. İlahî hikmetler karşısında bir göz, nice sırları sezinler. Bir başka göz ise, diğer mahlûkātın baktığı gibi alık alık seyredip geçer.

    Bir göz, Cenâb-ı Hakk’ın azamet-i ilâhiyyesine bakıp mesafeler alır. Huşû ve duygu derinliğine nâil olur. Bir başka göz, beter bir âmâ kesilir. Bir göz, meselâ İstanbul’a bakar ve büyük irfan içinde şöyle der: “AllahAllah! Bu şehri Cenâb-ı Hak ne kadar güzel yaratmış. Âdetâ bir inci. İki taraflı akıntının olduğu şu Boğaz biraz dar olsa bu denli güzellik olmazdı. Ya da biraz geniş olsa, böyle bir asâlet meydana gelmezdi. Rabbim, ne kadar muazzam ölçüler içinde emsalsiz mükemmellikte yaratmış!”

    Bu bakıştan mahrum bir başka göz ise, ondaki muhteşem güzellikleri hiç görmeden abus ve alık bir şekilde bomboş bakar durur, sadece boş lâflar söyler.

    Hacı Bayramı Veli(k.s)nin dediği gibi; Görenedir görene, Körenedir körene?

    Yine bir göz, Kâbe-i Muazzama’yı ve Ravza-i Mutahhara’yı seyreder ve âdetâ melâike-i mukarrabîn ile bakışır. Tarifsiz bir huzura ve feyz-i ilâhîye nâil olur. Bir başka göz ise, o mübârek mekânlarda sadece insan ve bina kalabalığı görür.

    Bir göz, Sodom Gomore ve Pompei’e bakıp ibretler içinde Allah korkusuyla dolar. Yeryüzündeki ilâhî intikam ve azap tecellîlerini açıkça hisseder. Allah’a sığınır. Bir başka göz ise gaflet içinde bakarak; «Bunlar normal tabiat hâdiseleri. Depremler, volkanlar vesaire yüzünden böyle şeylerin olması gayet tabiîdir.» der.

    Yine bir göz, bin bir varlığın yaşadığı ormanlara bakıp orada hayatın her türlü karakter ve yansımasını seyreder. Bülbüller, ceylânlar, tilkiler, yırtıcılar, timsahlar, karıncalar vesaire türlü türlü ahvâli idrâk eder. Bir başka göz ise, küçümseyici bir bakışla ormanları ve dağları öylesine ve sıradan şeyler zanneder.

    Bakışlarda daha nice farklılıklar vardır. Aynı şeyi muhtelif gözlerin son derecede farklılık içinde görmelerine tesir eden husus; insanların iç âlemlerindeki basîret, hikmet ve derinliktir. Elbette tecrübenin de tesiri büyüktür.

    Mevlânâ(k.s) hazretleri tecrübenin insan idrak ve görüşüne nasıl katkıda bulunduğunu şöyle ifade etmiştir: “Gençlerin aynada gördüklerinin daha fazlasını, ihtiyarlar bir tuğla parçasında görürler.”

    Yaş ilerledikçe tecrübe artar. Heyhat ki kudret zayıflar. Bu sebeple; “Gençler bilse, ihtiyarlar yapabilse!” denmiştir. Fakat ömürlerini irfan ve mâneviyat yolunda çok iyi değerlendirerek, sadece yaşın kemâliyle değil, basîret gözüyle de olgunlaşan Hak dostları; sair insanlardan çok daha ileri, derin ve engin bir görüşe sahiptirler. Onlar yücelere bakmışlardır; “Yücelere bakmak önce göz kamaştırır, ama göze ışık verir, aydınlık bağışlar. Gözünü aydınlığa alıştır; yarasa değilsen o yana bak. İşin sonunu görmek, senin ışığının ufkudur, delilidir.”

    “Hakk’ı tanıyan iki göz sahibi olursan, iki dünya meydanının da Dost’la dopdolu olduğunu görürsün.”

    İster kerâmet denilsin, ister basîret ve firâset; gönül dünyalarını inkişâf ettiren büyük ruhlar, mikro ve makro âlemleri seyre dalmış, bulundukları yerden öteleri ve asırları temâşâ etmişlerdir.

    Atâ tarihinde yer alan şu rivâyet, Mevlânâ’nın bu ileri görüşlülüğüne güzel bir misaldir:

    Son Selçuklu Sultanı II. Alâeddîn, değersiz bir kimseyi kendisine metbû addetmişti. Bu sebeple tertip ettiği ziyafette hazır bulunan Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretleri(k.s), sultanın bu tercihini beğenmeyerek oradan ayrıldı; sarayın merdivenlerinde Osmanlı devletinin kurucusu, velâyet sahibi bir bey olan Osman Gazi Hazretleri ile karşılaştı. Onu alıp tekkesine götürdü.

    Burada istikbâlin büyük sultanı, genç Osman Gazi’ye Fâtiha-i şerîfe okumasını emir buyurduktan sonra mânevî bir âleme daldı. Sonra da bir uykudan uyanırcasına silkindi ve sordu:“–Oğlum kaç Fâtiha okudun?” “18 Fâtiha okudum Efendim.”

    Bu cevap üzerine Mevlânâ(k.s) Hazretleri; “Bu yetmez.” diyerek 18 Fâtiha-i şerîfe de kendisi okuduktan sonra ona şu müjdeyi verdi:     “Oğlum, İslâm padişahlığı sana ve nesline mübârek olsun! Neslinden 36 âdil padişah gelecektir.” (Bkz. Târih-i Atâ, c. 1, s. 18-19)

    Bugün Müslüman yahut gayrimüslim olsun, kadirşinas herkesin hâlâ gıpta ile hatırladığı Osmanlı; basîret gözüyle geniş ufuklara bakabilen gönüllerin kurduğu bir devletti. O azametin temelinde de; Hazret-i Mevlânâ gibi, Şeyh Edebâlîgibi, Hacı Bayramı Veli gibi, Akşemseddin gibi, Hak dostları ve onların basîret dolu olgunlaştırıcı bakışları vardı.

    Fert, toplum ve ümmet olarak; Kur’ân’a, insana, kâinâta ve istikbâle basîret gözüyle bakabilecek nesillerin yetişmesi, dün olduğu gibi bugün de en büyük ihtiyacımızdır.

    Yâ Rab! Bizleri gafletten, dalâletten, kalp körlüğünden, muhteris bakıştan muhafaza eyle!

    Yâ Rab! Gözlerimizi hidâyet ve basîret nûruyla nurlandır. Hakkı hak olarak görüp tâbî olmayı, bâtılı bâtıl olarak görüp ondan içtinâb etmeyi bizlere nasîb et ve kolaylaştır. Âmîn!..


Etiketler: Hakiki Gerçek Rehber Hz. Muhammed (s.a.v.), Rehberimiz Hz.Muhammed, Önderimiz Hz.Muhammed, Peygamberimiz Rehberimiz | Mekteb-i Derviş

Benzer Konular