Mekteb-i Derviş | İslam

    REBİÜLEVVEL AYI VE FAZİLETİ

    REBİÜLEVVEL AYI NEDİR? NE OLMUŞTUR?

    Aziz Kardeşlerim! Rabbimiz Kur’an’ında:
وَمَآ اَرْسَلْنَاكَ اِلَّا كَآفَّةً لِلنَّاسِ بَش۪يرًا وَنَذ۪يرًا وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ ﴿28﴾
    “Habibim! Biz Seni ancak bütün insanlara müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik. Fakat insanların çoğu bilmezler.”(Sebe Suresi,28)
وَمَآ اَرْسَلْنَاكَ اِلَّا كَآفَّةً لِلنَّاسِ بَش۪يرًا وَنَذ۪يرًا وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ ﴿28﴾
    “Habibim Muhammed Mustafa! Seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.”(Enbiya Suresi,107) buyuruyor.

    Nerede bir güzellik varsa, O’ndan bir akistir. Âlemde bir çiçek açılmaz ki, O’nun nûrundan olmasın! O ki, O’nun hürmetine varız. O, solmayan, aksine gün geçtikçe tâzelik ve tarâveti daha da artan, serâpâ nûrdan ibâret bir gonca-i ilâhî... Hakîkat-i Muhammediyye’ye yaklaşabilmek, akıldan ziyâde gönül ve teslîmiyet işidir. Hakîkat-i Muhammediyye karşısında bizim idrâkimiz, metafizik hâdiseleri kavrama husûsunda bir çocuk idrâkinden farksızdır.

    Cenâb-ı Hak, İslâm ile murâd ettiği “kâmil insan” modelini, Hz.Muhammed Mustafa(s.a.v)’ın şahsında sergilemiş, O’nu bütün insanlık âlemi için emsalsiz bir örnek şahsiyet kılmıştır.

    Tarihte hayatının tamamı en küçük teferruâtına kadar tespit edilebilen tek insan, Hz.Muhammed Mustafa(s.a.v)Efendimizdir. İslâm kültüründe yazılan bütün eserler, bir kitabı ve bir insanı îzâh edebilme gayretinin mahsûlüdür.

    Fahr-i Kâinât Efendimiz’in hayatı; bütün renk, âhenk ve çeşnisiyle en müstesnâ çiçeklerle bezenmiş bir cennet bahçesini andırır ki, arayanlar, kendileri için güllerin en güzellerini o gülistanda bulabilirler.

    Efendimiz(s.a.v)’ın sîreti; berrak bir ayna gibidir ki, her insan orada içini ve dışını, sözünü ve amelini, ahlâkını ve âdâbını seyredip seviyesini müşâhede ile durumunu mîzân edebilir.

    Kulu, Allâh’a muhabbet deryâsına götürecek olan yegâne rahmet ve muhabbet pınarı, Peygamber (s.a.v) Efendimiz’dir.

    Aşk tohumu, ancak O’nun muhabbet toprağında yeşerir. O, gönle bereket ve feyiz menbaıdır. O’nun muhabbet toprağı, nice taşlaşmış gönülleri bir mücevher sâfiyetine yükseltmiştir.

    Efendimiz(s.a.v) buyurdu ki: “Cinlerin ve insanların âsîleri hâriç, yer ile gök arasındaki her şey, benim Allâh’ın Rasûlü olduğumu bilir.” (Ahmed, III, 310)
O’nu Uhud tanıdı, hurma kütüğü tanıdı ve hasretiyle inledi, hayvanât bile O’na sığınıp O’nu kendine dert ortağı yaptı... Lâkin Ebû Cehil ve emsalleri dün de bugün de O’nu tanıyamadı...

    Allâh’a ve peygamberlerin gösterdiği yola muhâlefet edip mü’minlere zulmedenlerin, er-geç ilâhî kudretin acı azâbı ve intikam tecellîleri ile karşılaşmaları, kaçınılmaz ve değişmez bir ilâhî kânundur.

    Dünyâ zifiri bir câhiliye karanlığına gömülmüş iken Allâh Rasûlü’nün ebedî kurtuluş dâvetini insanlığa duyurmak için tek başına gösterdiği o canhıraş gayretlerini unutmayıp bugün O’nun bu gayretlerinin ne kadar içinde olduğumuzu tefekkür etmeliyiz.

    Ne mutlu, Peygamber Efendimiz’in ve Ashâb-ı Kirâm’ın aşkından hisse alarak kalblerini îman vecdiyle, gönüllerini Kur’ân rûhâniyetiyle, ruhlarını hizmet neş’esiyle, vicdanlarını güzel ahlâkın berraklığıyla süsleyip ebedî saâdetin mânevî hazzı içinde yaşayan mü’minlere...

    Yâ Rabbî! Bizleri canlı bir Kur’ân hâlinde İslâm’ı yaşayan peygamber âşıklarından eyle! Allâh ve Rasûlü’nün muhabbetini, ebedî saâdet sermâyemiz kıl! Âmîn.

    Aziz Kardeşlerim!
    Müslümanlar arasında müstesna bir yere sahip olan bu gece, Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v)’in evrensel risaletini, yüce ve örnek ahlakını anmak amacıyla asırlardan beri “Mevlid Kandili” olarak kutlanmaktadır. Mevlid, Türkler ve bütün Müslümanlar arasında köklü bir gelenektir. Her mevlidde okunan Kur’an-ı Kerim, sanki orada bulunan cemaat için bir kere daha nazil oluyormuş gibi gönülleri aydınlatır, ruhları serinletir, ferahlatır. Mevlid, dini ve milli bir terbiye müessesesidir. Sessiz sedasız kendi halinde işleyip duran bir milli birlik mertebesi, zarif ve samimi Türk dindarlığının estetik bir formudur.
Mevlid Kandili ya da Veladet Kandili Rebiulevvel ayının on ikinci gecesi, ilk defa hicretten yaklaşık üç yüz elli yıl kadar sonra Mısır'da, Fâtimî Devleti döneminde kutlanmaya başlamıştır.Irak’da Musul Atabeyleri döneminde,daha sonra Selçuklu ve Osmanlı döneminde daha sistemli kutlanmıştır.

    Kandil geceleri İslam'ın ilk zamanlarında var olan bir âdet olmayıp, hicrî 3. asırdan itibaren kutlanmaya başlanmıştır. Türkiye'de Osmanlı Devleti padişahı II. Selim'den itibaren bu kutlama gün ve gecelerinde, minarelerde kandil yakılmasıyla birlikte kandil adını almıştır.

    İnsanın dünya ve ahiret mutluluğunu sağlamayı hedefleyen, onun mantık ve vicdanını aydınlatan, manevi varlığımızı karartan her türlü kötülük ve olumsuzluktan arındırıp, ahlaki değerlere yönelterek, bizi mutedil ve huzurlu bir ruh yapısına ulaştıran; Kur’an-ı mübindir. Ve O’nu hayatına uygulayarak bu yolda bizlere örnek ve kılavuz olan da Hz. Muhammed (s.a.v)’dir. Her türlü manevi, ahlaki, vicdani ve medeni değerlerin ayaklar altına alındığı, bireysel menfaatlerin ön plana çıktığı, insanlığın zararına olan her davranışın adeta itibar gördüğü bir zamanda Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) insanlığın ufkunu aydınlatan bir rahmet olarak doğmuştur.

    Onun gelişi, kaybolan tevhid akidesini yeniden canlandırmış ve insanlık için aydınlık bir devir açmıştır. Peygamberler zincirinin son halkası olarak gönderilen bu büyük ve eşsiz insan, cehaletin her türlüsüne karşı savaş açmış, getirdiği ilim ve tefekkür anlayışıyla karanlıkları aydınlatmış, hak, eşitlik, merhamet, sevgi, hoşgörü gibi kötü duyguları da ortadan kaldırmak suretiyle kardeşliği pekiştirmiş, böylece kan ve göz yaşını sona erdirmiştir. Bizler O eşsiz insanın, önümüzü aydınlatan ışığı ile yüzyıllardır mutlu ve huzurlu bir hayat sürdük ve bütün işlerimizde hep onu örnek aldık. Ne zaman ki, O’ndan ve Onun getirdiği mesajdan Kur’an’dan, İslam’dan uzaklaşmaya, Şahsi hırs ve ihtiraslarımızın peşinden koşmaya başladık, işte o zaman imamesi kopmuş tesbih gibi darma dağın olduk, çeşitli sıkıntı ve musibetlerle karşı karşıya kaldık.

    Problemler karşısında bunalan insanlarımız, dini konularda yeterli birikimi olmayan, ehliyetsiz ve liyakatsiz kişilerin değişik mekânlarda, mutluluk reçetesi olarak sundukları çözüm yollarına yönelmeye başladılar. Bu reçeteler çözümden daha ziyade daha büyük problem doğurdu. Bugün bütün insanlık, huzur ve güven dolu bir hayat yaşamanın özlemini çekmektedir. İlahi irade, bu mukaddes hakkı bütün insanlara bahşetmiş, insanları bu kudsi haktan bırakma yetkisini hiçbir kimseye vermemiştir. Temiz ve güven dolu bir hayata erişmenin usul ve esaslarına dair bilgilerde Cenab-ı Hak tarafından, sevgili habibi Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) vasıtasıyla insanlığa bildirilmiştir. Bunun adı da İslam’dır. İslam; kavganın değil barışın, ayrılığın değil birliğin ifadesidir.

    Toplumu rahatsız eden, insanların huzurunu kaçıran hiçbir hareketi dinimiz hoş görmez ve onaylamaz. Bugün düştüğümüz veya düşürüldüğümüz bu problemlerden çıkış, kurtuluş vardır. O da Allah Resulünün bildirdiği gibi; Kur’an ve Sünnete yapışarak bu bataklıktan çıkmak, asrın idrakine İslam’ı anlatmak ve yaşamaktır. Peygamber Efendimiz (s.a.v) Pazartesi günü doğdu, Kur’an o günde nazil oldu, Peygamberliği, hicreti, Medine’ye varışı, vefatı, Hacerül Esvedi yerine koyması hep pazartesiye dek gelmiştir. (El Bidaye ven Nihaye, 2/242, A. Bin Hanbel)

    REBİÜLEVVEL AYI
    Kamerî ayların üçüncüsü; Ay’ın hareketleri esas alınarak oluşturulan İslamî takvimin aylarından biridir. Bu ay, adını, Arapça “bahar” demek olan “rebi” kelimesinden almıştır. Araplar “Rebiu’ş-Şuhür” ve “Rebiul-Ezmine” şeklinde iki baharlı bir zaman anlayışına sahiptiler. Rebiu’ş-Şuhür, Safer ayını takip eden iki aydır. Rebiul-Ezmine ise, bahar ve güz mevsimlerini ifade etmektedir. Çiçeklerin açtığı zamana Rebiul-Evvel, meyvelerin olgunlaştığı zamana da Rebiu’s-Sani denilmekteydi.

    Araplar, ilk başlangıçta seneyi dört mevsime ayırmış, ilk mevsimi Sayf (yaz) kabul etmişler ve ilkbahara tekabül eden dördüncü mevsime de Rebi’ demişlerdi. Ancak, kamerî aylar, senede güneş takvimine on küsûr günlük bir fark yaptıkları için bu aylar, bazan yaza bazan da kışa denk gelerek seneyi otuz üç yıl gibi bir zaman zarfında deveran etmektedirler. Rebiul-Ahir ayı, eski belgelerde “R” şeklinde kısaltılarak gösterilmektedir.

    REBİÜLEVVEL AYI FAZİLETLERİ
    Rebiulevvel ayının bu günü özel bir değere sahiptir. Süleyman Çelebi’nin mevlidinde bu tarih şöyle zikredilir: “ol Rebiulevvel ayın nicesi-on ikinci gice isneyn gicesi”. Rebiülevvel ayının böyle bir olayın tarihi olması, Müslümanların bu ay içerisinde, bilhassa on ikinci gecesinde ihtiyaç sahiplerine ikramlarda bulunarak, Resulullah (s.a.v)’in hatırasını canlı tutmaya çalışmalarına sebep olmuştur.

    Kur’an-ı Kerim’de dört yerde Muhammed (s.a.v) ismi bir yerde de Ahmet ismi İsa (a.s.) lisanıyla zikredilmiştir.
وَمَا مُحَمَّدٌ اِلَّا رَسُولٌۚ قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِهِ الرُّسُلُۜ اَفَا۬ئِنْ مَاتَ اَوْ قُتِلَ انْقَلَبْتُمْ عَلٰىٓ اَعْقَابِكُمْۜ وَمَنْ يَنْقَلِبْ عَلٰى عَقِبَيْهِ فَلَنْ يَضُرَّ اللّٰهَ شَيْـًٔاۜ وَسَيَجْزِي اللّٰهُ الشَّاكِر۪ينَ ﴿144﴾
    1- “Muhammed (s.a.v) ancak bir Peygamberdir. Ondan önce de peygamberler gelip geçmiştir.” (Âl-i İmran suresi, 144)
مَا كَانَ مُحَمَّدٌ اَبَآ اَحَدٍ مِنْ رِجَالِكُمْ وَلٰكِنْ رَسُولَ اللّٰهِ وَخَاتَمَ النَّبِيّ۪نَۜ وَكَانَ اللّٰهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمًا۟ ﴿40﴾
    2- “Muhammed (s.a.v) sizin erkeklerinizden hiçbirinizin babası değildir. Fakat O, Allah’ın Resulü ve Peygamberlerin sonuncusudur.” (Ahzâb suresi, 40)
وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَاٰمَنُوا بِمَا نُزِّلَ عَلٰى مُحَمَّدٍ وَهُوَ الْحَقُّ مِنْ رَبِّهِمْۙ كَفَّرَ عَنْهُمْ سَيِّـَٔاتِهِمْ وَاَصْلَحَ بَالَهُمْ ﴿2﴾
    3- “Rableri tarafından hak olarak Muhammed’e indirilen gerçeğe inananların…” (Muhammed suresi, 2)
مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِۜ وَالَّذ۪ينَ مَعَهُٓ اَشِدَّآءُ عَلَى الْكُفَّارِ رُحَمَآءُ بَيْنَهُمْ تَرٰيهُمْ رُكَّعًا سُجَّدًا يَبْتَغُونَ فَضْلًا مِنَ اللّٰهِ وَرِضْوَانًاۘ س۪يمَاهُمْ ف۪ي وُجُوهِهِمْ مِنْ اَثَرِ السُّجُودِۜ ذٰلِكَ مَثَلُهُمْ فِي التَّوْرٰيةِۚۛ وَمَثَلُهُمْ فِي الْاِنْج۪يلِ۠ۛ كَزَرْعٍ اَخْرَجَ شَطْـَٔهُ فَاٰزَرَهُ فَاسْتَغْلَظَ فَاسْتَوٰى عَلٰى سُوقِه۪ يُعْجِبُ الزُّرَّاعَ لِيَغ۪يظَ بِهِمُ الْكُفَّارَۜ وَعَدَ اللّٰهُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ مِنْهُمْ مَغْفِرَةً وَاَجْرًا عَظ۪يمًا ﴿29﴾
    4-“Muhammed,Allah’ın Resulüdür.Onunla beraber olanlar,kafirlere karşı çetin,birbirlerine karşı da merhametlidirler.Onların,rüku ve secde halinde,Allah’dan lütuf ve hoşnutluk istediklerini görürsün….(Fetih Suresi,29)
وَاِذْ قَالَ ع۪يسَى ابْنُ مَرْيَمَ يَا بَن۪يٓ اِسْرَآء۪يلَ اِنّ۪ي رَسُولُ اللّٰهِ اِلَيْكُمْ مُصَدِّقًا لِمَا بَيْنَ يَدَيَّ مِنَ التَّوْرٰيةِ وَمُبَشِّرًا بِرَسُولٍ يَاْت۪ي مِنْ بَعْدِي اسْمُهُٓ اَحْمَدُۜ فَلَمَّا جَآءَهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ قَالُوا هٰذَا سِحْرٌ مُب۪ينٌ ﴿6﴾
“Hani,Meryem oğlu İsa,”Ey İsrailoğulları!Şüphesiz ben,Allah’ın size,benden önce gelen Tevrat’ı doğrulayıcı ve benden sonra gelecek,Ahmed adında bir peygamberi müjdeleyici(olarak gönderdiği)peygamberiyim”demişti.Fakat İsa onlara apaçık mucizeleri getirince,”Bu,apaçık bir sihirdir”dediler.”(Saf Suresi,6)
Allah’ı ve Resulünü tanımayan bir insanlığın, Kur’an-ı Kerim’in hükümlerine sırt çeviren bir beşeriyetin, Peygamberinin hayatını örnek almayan bir ümmetin, oğullarına, kızlarına dini ve milli varlığını tanıtmayan bir milletin istikbal kapıları huzurla açılamaz.

    Peygamber Efendimiz (s.a.v)’in soyu en temiz soydur. Babası Hz. Abdullah (r.a.), Annesi Hz. Âmine (r.a.), dedesi Hz. Abdülmuttalip (r.a.), sütannesi Hz. Halime (r.a.), Ebesi Şifa hatundur. Miladi 571 yılında, Kameri aylardan Rebiül-Evvel ayının 12. gecesi dünyayı şereflendirmiş, geleceği bütün peygamberler tarafından müjdelenmiş, kutsal kitaplarda belirtilmiş, dünyaya gelişinde, harikulade haller zuhur etmiş, Cenab-ı Hakk’ın kendi nurundan ve ruhundan en evvel yarattığı, beşer olarakta en son gönderdiği hatemül enbiyadır O.
    Şairler, âşıklar ne güzel söylemiş. Âlemler nura gark oldu. Muhammed doğduğu gece, mümin münafık fark oldu, Muhammed doğduğu gece. Ona inananlar, onun yolunda yürüyenler, onun gösterdiği hedeflere koşanlar kurtuluşa ermişlerdir. Onu görmeyenler, ona inanmayanlar, onun yolunda gitmeyenlerde ebediyen karanlıkta kalmışlar, Allah’ın rahmetinden mahrum kalmışlardır.
يَٓا اَيُّهَا النَّبِيُّ اِنَّٓا اَرْسَلْنَاكَ شَاهِدًا وَمُبَشِّرًا وَنَذ۪يرًا
    “Ey Nebi! Şüphesiz Biz seni bir şahid, bir müjdeci ve bir uyarıcı ve Allah’a Onun izniyle bir davetçi ve nur saçan bir kandil olarak gönderdik.”(Ahzab Suresi,45)
لَقَدْ جَٓاءَكُمْ رَسُولٌ مِنْ اَنْفُسِكُمْ عَز۪يزٌۘ عَلَيْهِ مَا عَنِتُّمْ حَر۪يصٌ عَلَيْكُمْ بِالْمُؤْمِن۪ينَ رَؤُ۫فٌ رَح۪يمٌ
"Andolsun size kendinizden öyle bir Peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya uğramanız ona çok ağır gelir. O, size çok düşkün, müminlere karşı çok şefkatlidir, merhametlidir. " (Tevbe Suresi, 128)

    Peygamber Efendimizin Doğum Anı: Peygamberimiz (s.a.v)’in muhterem annesi Hz. Âmine (r.anha) diyor ki: “Oğlumun doğumu sırasında ben evimde yalnız idim. Bir aralık evin üzerinden büyük bir şey inerek üzerime bütün kuvvetiyle yüklendi. Bir de bir Akkuş kanadını bana sürdü, derhal benden korku denilen şey zail oldu. Susamıştım, hemen bana bir şerbet verdiler. O sırada baktım ki uzun boylu, güzel yüzlü bir takım kadınlar, beni seyrediyorlar. İşte bu sırada oğlum dünyaya geldi.”

    Safiyye binti Abdulmuttalib(r.anha) de şöyle anlatıyor: “Peygamberimizin doğum gecesinde ben, Amineye ebelik yaptım. Muhammedin nuru odada bulunan ışığın ziyasını bastırdı. O gece altı alamet gördüm: 1- Yeryüzüne gelince secde etti. 2- Secdeden başını kaldırınca hoş ve hafif bir dil ile Lailahe illallah ene resulullah dedi. 3- Onun nurundan evin içi rûşen oldu.4- Onu yıkamak istedim, fakat bir ses işittim ki; Ey Safiye, sen kendine zahmet verme, biz onu yıkayıp pak olarak dünyaya getirdik. 5- Erkek mi, kız mı diye baktığım zaman sünnet olmuş ve göbeği de kesilmiş olarak gördüm. 6- Onu kundağa sarmak istedim, arkasında nübüvvet mührünü iki omzunun tam ortasında Lailahe illallah Muhammedün Resulullah yazılı olduğunu gördüm.

    EY MÜSLÜMAN!
    Eğer servet sâhibi zengin bir kişi isen, bütün Arabistan'a hâkim olan, bilumûm Arap ulularını kendisine muhabbetle râm eden O yüce Peygamber'in tevâzû ve cömertliğini tefekkür et!..

    Eğer zayıf teb'adan biri isen, Mekke'de zâlim ve gâsıb müşriklerin nizâm ve idâresi altında yaşayan Peygamber'in hayatından örnek al!

    Eğer muzaffer bir fâtih isen, Bedir ve Huneyn'de düşmanına galebe çalan cesâret ve teslîmiyet Peygamber'inin hayatından ibret al!

    Allâh göstermesin, eğer mağlûbiyyete uğradığın olursa, o zaman da Uhud Harbi'nde şehîd düşen veyâ yaralanıp yere yatan ashâbı arasında secâat ve cesâretle dolaşan mütevekkil Peygamber'i hatırla!

    Eğer muallim isen, mescidde Soffa Ashâbı'na ince, rakîk ve hassas gönlünün feyzlerini aktararak ilâhî emirleri öğreten Peygamber'i düşün!

    Eğer talebe isen, kendisine vahiy getiren Cibrîl-i Emîn'in önünde oturan Peygamber'i tasavvur et!

    Eğer öğüt veren bir vâiz ve emîn bir mürşid isen, Mescid-i Nebevî'nin içinde ashâbına hikmet saçan Peygamber'i dinle! O'nun tatlı sesine kulak ve gönül ver!

    Eğer hakkı müdâfaa etmek, hakkı teblîğ etmek, hakkı tutup kaldırmak istiyorsan ve bu husûsda seni destekleyen bir yardımcın dahî yoksa, Mekke'de her nevi' yardımdan mahrûm bir hâlde iken zâlimlere hakkı i'lân edip onları hidâyete dâvet eden Peygamber'in hayatına bak!

    Düşmana galebe çalıp onun belini kırdınsa, karşısındakinin inâdını kahredip ona üstün geldinse, bâtılı perîşân edip hakkı i'lân ettinse, Mekke'nin fethi günü mukaddes beldeye gâlib bir kumandan olduğu hâlde, büyük bir tevâzû ile devesi üzerinde secde edercesine giren şükür hâlindeki Peygamber'i gözünün önünde canlandır!

    Eğer çift-çubuk sâhibi bir kişi isen ve oradaki işlerini yoluna koymak istersen, Benî Nadr, Hayber ve Fedek arâzîsine mâlik olduktan sonra onları ıslâh ve en iyi yolda idâre edecek şahısları iş başına getiren Peygamber'den örnek al!

    Eğer kimsesiz biri isen, Abdullâh ve Amine'nin yetîmleri, ciğerpâreleri olan biricik Mâsûm'u, nûrdan Yetîm'i düşün!

    Eğer yetişmiş bir genç isen, Mekke'de amcası Ebû Tâlib'in sürüsüne çobanlık yapan peygamber namzedi gencin hayatına dikkat et!

    Eğer ticâret kervanlarıyla yola çıkan bir tâcir isen, Sûriye'den Busra'ya giden kâfilenin en ulusu olan zâtın ahvâlini mülâhaza et!

    Eğer kadı ve hâkim isen, Mekke uluları birbirine girip vuruşacağı sırada Hacer-i Esved'i Kâ'be'deki yerine koyma husûsunda O'nun âdil ve firâsetli davranışını düşün!

    Ve tekrar gözünü târihe çevirerek Medîne'de, Mescid-i Nebevî'de oturup darlık içindeki fakîrle varlık sâhibi zengini, huzûrunda müsâvî tutarak insanlar arasında en âdilâne bir sûrette hüküm veren O Peygamber'e bir bak!

    Eğer bir zevc isen, Hz.Hatîce'nin ve Hz.Aişe'nin(r.anha)nın zevci olan O mübârek zâtın temiz sîretine, derîn hissiyâtına ve şefkatine dikkat et!

    Eğer çocuk babası isen,Fâtimatü'z-Zehrâ'nın babası ve Hz.Hasan ile Hz. Hüseyin(r.a)'in dedesi olan bu zâtın onlara karşı davranışlarındaki ahvâlini öğren!

    Senin sıfatın ne olursa olsun, hangi ahvâl içinde bulunursan bulun, akşam - sabah her vakit ve anda Hz. Muhammed Mustafa(s.a.v) kendin için en mükemmel bir mürşid ve en güzel bir rehber olarak bulursun...

    O öyle bir mürşiddir ki, O'nun sünnetleri vâsıtasıyla, her yanlışı düzeltebilirsin. Çığırından çıkan işlerini yoluna kor, umûrunu ıslâh edersin O'nun nûru ve rehberliği sâyesinde hayatın engellerinden kurtulup gerçek seâdeti bulursun!..
Gerçekten O'nun sîreti, nâdîde ve zarîf çiçeklerden, misk kokulu güllerden yapılmış bir bukete benzer. (O.Nuri Topbaş Sohbetler)

    Dünyâ üzerinde insanlar arasında hüküm süren bir adâlet gözünüze çarparsa, insanların kalblerini birbirine bağlayan bir rahmet ve şefkat varsa veyâhud bir cemâatte zenginler -şefkatle muâmele yaparak- yoksulların yardımına koşuyor, kuvvetliler mazlûmları koruyorsa, sıhhatte olanlar bîçârelere imdâd ediyor, servet sâhibleri öksüzleri gözetip dulları doyuruyorsa, tereddütsüz bilmiş olun ki bu fazîletler, dâimâ peygamberlerden ve onların izinden gidenlerden intikâl etmiştir.

    Bu gerçek, Peygamber (s.a.v)Efendimizin hayatında daha bâriz bir şekildedir. Zîrâ O, peygamberliğin kemâl noktasıdır. O'nun bu kemâlini, insaflı gayr-i müslimler bile takdîr ve tasdîk mecbûriyetinde kalmışlardır. İngiliz âlim ve hakîmlerinden Mr. Karlayl, "Kahramanlar" ismi ile bir kitap yazmış ve bu kitapta insanlık târihinde her mesleğin en üstün adamını tesbît edip onun hayât ve eserini tahlîl etmiştir. Meselâ, şâirlerde bir numara telâkkî olunmak kimin hakkıdır; kumandanlar da kimin hakkıdır?!. İlh Bir Hristiyan olan ve eserinde Hıristiyanlığını mu'terif bulunan Mr. Karlayl, peygamberlikte ekmel bir şahsiyet olarak Hz. Peygamber'i tâyîn, tavsîf ve tahlîl etmiştir.

    Bu asrın ortalarında Hollanda'nın Lahey şehrinde toplanan bir ilim ve fikir adamları konseyi, Dünyâ'nın yüz büyük adamını tesbît etmiş ve hepsi Hıristiyan olan seçiciler, bir numara olarak Hz. Peygamber'i tercîh etmek zorunda kalmışlardır.

    Asıl fazîlet odur ki, düşman bile onu tasdîk ve îtirâfa mecbûr kala!.. Hz. Peygamberin fazîlet ve dirâyeti, kendisine inanmayanlarca bile tasdîk edilmiştir
Çünkü Hz. Muhammed Mustafa(s.a.v) 'in müstesnâ sîreti, muhtelif işlerin her birine ayrı ayrı cevap verecek ahlâkî mükemmelliği kendinde toplamıştır. Çeşitli ahvâlde bulunan insanların mütenevvi' hayâtlarının bütün safhalarında onlara rehber ve mürşid olacak terceme-i hâl, yalnız O'nun sîretidir. O, yeryüzündeki bütün insanların eğitiminin esas noktasını teşkîl eder. O, nûr arayanların yoluna nûr serper. O'nun hidâyeti, doğru yolu arayan herkese aydınlatıcı ve şaşırtmaz bir ışıktır. O, bütün beşerin yegâne mürşididir.

    O'nun irşâd halkası, insanlığın bütün tabakalarından her tâifeyi toplayan bir külliye hâlinde idi. Bütün milletler, lisânlarının, renklerinin ve sınıflarının farklılığına, ictimâî durum ve kültürlerinin çeşitliliğine rağmen orada toplanıp birleşiyordu. Herhangi bir insanı oraya almaktan men' eden hiçbir kayıt mevcûd değildi. Orası sâdece bir kavme mahsûs olmayıp, insanı sırf insan olmak husûsiyetiyle ele alan bir ilim ve irfân ziyâfeti gibi idi. Zayıfla güçlünün, birbirinden farkı yoktu.

    Peygamber (s.a.v) Efendimiz'e tâbî olanlara bir bakın: Aralarında Habeşistan Kralı Necâşî, Mean ulusu Ferve, Himyer reîsi Zülkilâ, Fîrûz-i Deylemî, Yemen ulularından Merakebud, Umman vâlîlerinden Ubeyd ve Ca'fer gibi mümtaz şahsiyetleri görürsünüz.

    Tekrar bir nazar atfedecek olursanız, bu hükümdar ve reîslerin yanında Bilâl, Yâsir, Suheyb, Habbâb, Ammâr, Ebû Fukeyhe ve emsâli gibi köle ve zayıflardan olan kimsesizleri; Sümeyye, Lübeyne, Zinnîre, Nehdiyye, Ümmü Abis gibi câriye ve hâmîsiz kadınları bulursunuz.

    O'nun yüce ashâbı arasında üstün akıl, parlak fikir ve metin re'y sâhibi olanlar bulunduğu gibi, en ince işlere liyâkatli, dünyâ esrârına vâkıf olan, memleketleri liyâkat ve dirâyetle idâre eden kimseler de vardır.
Hz.Muhammed Mustafa(s.a.v)e tâbî olanlar, şehirleri idâre ettiler. Vilâyetlere hükmettiler. İnsanlar, onların sâyesinde saâdete kavuştular. Adâletin zevkini tattılar. Halk arasında selâmet ve sükûnu yaydılar. İnsanları birbirleriyle kardeş gibi geçindirdiler.

    1789 büyük Fransız ihtilâlinin fikrî temellerini hazırlayanlardan biri olan filozof Lafayet, meşhûr "insan hakları beyânnâmesi" yayınlanmadan, bütün hukûk sistemlerini tedkîk etmiş ve İslâm hukûkunun üstünlüğünü görerek şöyle haykırmıştır:
    "Ey Muhammed! Senin dünyâya takdîm ve tevzî ettiğin adâleti, hiç kimse gösteremedi! Sen adâleti, erişilmez bir zirveye ulaştırmışsın!.."
Peygamber (s.a.v)'in zâhirî terbiyesi ve bâtinî te'sîri öyle bir iksîrdi ki, daha evvel yarı vahşî, çoğu insanlıktan habersiz bir câhiliyye toplumunu, insanlık târihinin hâlâ gıpta ettiği "sahâbe" hüviyetiyle hayâl edilmez bir mertebeye ulaştırdı. Onları, bir tek dîn, bayrak, hukûk, kültür, medeniyet ve idâre altında bütünleştirdi.

    Câhil ve cânî insanları kültürlü; vahşî kimseleri medenî; mücrim ve süflî karakterli kişileri muttekî, yâni Allâh sevgisi ve korkusu ile yaşayan fevkalâde sâlih birer insan hâline getirdi.

    Asırlar boyu kayda değer bir tek adam yetiştirememiş olan bu topluluk, O'nun irşâd ve nûru ile bezenmiş pek çok insan çıkardı. Ve bunlar, taşıdıkları feyzi, birer îmân, ilim ve irfân meş'alesi hâlinde Dünyâ'nın dört bir bucağına taşıdılar. Çöle inen nûr, sonsuzluğu gölgesine alarak bütün insanlığa tevzî edildi. "Levlâke levlâke" sırrı zâhir oldu. Kâinâtın yaradılış gâyesi tahakkuk etti.

    O, kısa zamanda Dünyâ'da hiçbir kralın ulaşamayacağı derecede imkânlara kavuştuğu, insanların ideal bir mürebbî olarak kalblerini fethettiği hâlde, ayaklarının altına serilen bu büyük Dünyâ nîmetlerinin hiçbirine aldırış etmeyerek eski mütevâzî hayatını devam ettirdi. Önceki gibi, kerpiçten yapılmış kulübesinde sâde, fakîr bir şekilde yaşadı. Hurma yaprağı dolu bir şilte üzerinde uyudu. Basit elbiseler giyindi. En zayıf insanın hayat tarzının bile altında yaşadı. Bazen de yiyecek hiçbir şey bulamadığı hâlde, Rabbine şükredip açlığını bastırmak için karnına taş bağladı. İşlemiş ve işleyeceği bütün günâhlar afvedildiği halde, şükür ve niyâzına devâm etti. Ayakları şişinceye kadar gecelerini namazla geçirdi.

    Garîblerin imdâdına yetişti. Yetîmlerin, kimsesizlerin tesellîsiydi. O, büyüklüğüne rağmen, en âciz insanlarla bizzat meşgûl oldu. Hattâ onlara, engin şefkat ve merhametiyle daha ziyâde kol kanat gerdi.

    İnsanlar nezdinde en kuvvetli göründüğü Mekke'nin fethi günü, korku ve heyecanla ve âdetâ titremekten dişleri birbirine vurarak:
    " Yâ Rasûlallâh! Bana İslâm'ı telkîn buyurunuz! “diyen hemşehrisine, imkânlarının en zayıf olduğu zamanları hatırlatan ve bir tevazu zirvesi olan şu misâli zikrederek sükûnet telkîn etti:
    " Sâkin ol kardeşim! Ben bir kral veya hükümdar değilim. (Muhterem vâlidelerini kast ederek) Kureyş'ten güneşte kurutulmuş et yiyen senin eski komşunun yetîmiyim!.."
    Yine aynı günde ihtiyar babasını sırtına alarak huzûruna getiren ve ona îmân telkîn etmesini dileyen yâr-i gâri Hz. Ebûbekr(r.a)'e:
    " Yâ Ebâbekr! Şu ihtiyar babanı neden buraya kadar yordun? Biz onun olduğu yere gidemez miydik?!." cevâbıyla karşılık verme fazîletini gösterdi.
Bütün ülkeler, severek O'nun himâyesine girdi. Arabistan'a baştan başa hâkim olmuştu. Dilediği her şeyi yapabilirdi; böyle iken O, yine tevâzûunu bırakmadı. Kendisinin hiçbir şeye mâlik olmadığını söyledi. Ve bütün her şeyin Allâh'ın elinde ve yed-i kudretinde olduğunu bildirdi. Zaman oldu, eline bol servet geçti. Hazîneler yüklü deve kervanları, Medîne-i Münevvere'ye servet akıttı. O bunların hepsini ihtiyaç sâhiplerine dağıtıp sâde hayatını aynen devâm ettirdi. Günler geçerdi, Peygamber'in evinde yemek pişirmek için ateş yanmazdı; çok defâlar aç yattığı olurdu.

    Birgün Hz. Ömer(r.a), Hz. Peygamber(s.a.v)'in hâne-i seâdetine gelmişti. Odanın içine şöyle bir göz gezdirdi. Her taraf bomboştu. Evin içinde hurma yapraklarından örülmüş bir hasır vardı. Resulullah(s.a.v) onun üzerine yaslanmıştı. Kuru hasır,Resulullah(s.a.v)ın mübârek teninde izler bırakmıştı. Bir köşede bir ölçek kadar arpa unu vardı. Onun yanında da çivide asılı eski bir su kırbası duruyordu. Hepsi bu kadar işte!.. Arabistan Yarımadası'nın Resulullah(s.a.v)a boyun eğdiği bir günde O'nun dünyâya âid mal varlığı bunlardan ibâretti. Hz.Ömer(r.a) bunları görünce, içini çekti. Kendini tutamadı, gözleri dolu dolu oldu. Resulullah(s.a.v):
    "Niçin ağlıyorsun yâ Ömer?" diye sordu.
    O da:" Niçin ağlamayayım yâ Rasûlallâh! Kayser ve Kisrâ dünyâ nimetleri içinde yüzüyor! Rasûlullâh ise kuru hasır üzerinde yaşıyor!.." dedi.
Resulullah(s.a.v)Efendimiz,Hz.Ömer(r.a)'in gönlünü hoş etti ve:" Yâ Ömer! Kisrâ ve Kayser, dünyâ nîmetlerinden zevklerini alsınlar, safâ sürsünler! Ahiret nîmeti bize yeter!.." buyurdu.
    O'nun sîreti, kâmil bir sîretti.Hayatı, zengin-fakir, güçlü-güçsüz ümmetinin bütün ferdlerine bir nümûne-i imtisâldi.

    Vârislerine mîrâs bırakmadı. Hattâ müslümanlar bütün zekâtlarını onlara verir endîşesi ile soyundan gelenlerin zekât almasını da yasakladı.
Bütün bunlar; 1400 küsûr sene evvel câhiliyye devrinde dünyâya gelen bu ümmî zâtın, günümüzün ve gelecek bütün zamanların taklîdi ve ta'kîbi imkânsız gerçek lideri olduğunun en bâriz misâlidir.

    Zenginlik ve lüks, krallık ve şöhret, rahat ve bolluğa aslâ önem vermedi. Tevhîd mücâdelesinin heyecânı içinde, Dünyâ'nın bütün servet ve ihtişâmı O'nun nezdinde bir çer-çöp hükmünden ibâret kaldı.

    O'nun bu üstün husûsiyetlerinin yanında en mümtaz vasıflarından biri de, ümmetine olan dâsitânî muhabbetidir. Bu husûs, âyet-i kerîmede ne güzel zikredilir:
"Size kendi içinizden öyle bir Peygamber geldi ki, sizin hüsrânınıza üzülüyor, seâdetinizi cidden istiyor; mü'minler için yüreği rikkatle ve merhametle çarpıyor!.." (et-Tevbe, 128)

    Peygamber (s.a.v) Efendimizin mübârek şahsiyeti, bir buz dağının su üstündeki kısmı gibi sırf beşerî idrâke sığabilen tezâhürleriyle dahî, davranışlar manzumesinin ulaşılmaz zirvesini teşkîl eder. Zîrâ Cenâb-ı Hak, o mübârek varlığı, bütün insanlığa bir "üsve-i hasene", yâni en mükemmel bir örnek olmak üzere yaratmıştır. Bundan dolayıdır ki, O'nu insan topluluğu içinde acziyyet bakımından en altta bulunan "yetîm çocukluk"tan başlatarak, hayatın bütün kademelerinden geçirip kudret ve salâhiyet bakımından en üst noktaya, yâni peygamberlik ve devlet reîsliğine kadar yükseltmiştir. Tâ ki, beşerî kademelenmenin herhangi birinde bulunanlar, O'ndan kendileri için en mükemmel fi'lî davranışları örnek alıp kendi istîdâd ve iktidârları nisbetinde gerçekteştirmeye meyledeler. Bu nükteyi, en güzel sûrette kavramış olan milletimiz, o mübârek varlığın ismini tasğîr ile her ferde bir cins ismi hâline getirmiş ve "Mehmedcik" kelimesiyle her mü'min ve muvahhid insanda O'nun küçük bir modelini tasavvur etmiş, veyâhut da böyle bir tavsîfle herkesi, kendi şartları içinde bir küçük "Mehmed" olmaya teşvîk etmiştir. (O.Nuri Topbaş Değişik Makaleleler)

Etiketler: Rebiülevvel Ayı ve Peygamberimiz'in Doğumu | Mekteb-i Derviş

Benzer Konular