Mekteb-i Derviş | İslam

   Eş ŞEYH Es SEYYİD GAVS’UL A’ZAM ABDULKADİR GEYLANİ(K.S)
   (H.470-561) (M.1078-1166)

    ABDULKADİR GEYLANİ KİMDİR? HAYATI VE ESERLERİ

    Bu büyük insan Kur’an ve Sünnetin yaşayan canlı örneği, Allah Resulünün yansıyan canlı aynası, kıyamete kadar gelecek velilerin sultanı; Selçuklu İmparatorluğu ve Abbasiler döneminde İran’ın Hazar denizinin, güney kesiminde Geylan’da H.470 M.1078 yılı Ramazan ayında dünyaya geldi. Babası Ebu Salih b.Musa Cengidost (k.s),annesi zamanın tanınmış sufi ve zahitlerinden Ebu Abdullah es-Savmai (k.s) nin kızı Ümmülhayr lakablı Emedetü’l Cebbar Fatma hanımdır. Kadın velilerdendir. Abdülkadir Geylani (k.s) Hazretleri hem ana hemde baba tarafından Peygamber Efendimizin (s.a.v) soyundandır, hem seyyid, hem şerifdir. Künyesi, Ebu Muhammed’dir. 91 yaşında, H.561 M.1166 yılında Bağdatta Hakk’ın rahmetine kavuşmuşlardır.

    Abdülkadir Geylani (k.s) Hazretleri ahlakta Peygamber Efendimize (s.a.v), hüsni ve kemalda Hz.Yusuf  (a.s) a ve sıdk ve sadakatta Hz. Ebu Bekir (r.a) efendimize ve adil olmada Hz. Ömer’ül Faruk (r.a) efendimize ve hayâda Hz. Osman Zinnureyn (r.a) efendimize ve şecaat, sehavet, kuvvet-i ilimde Hz. Aliyyil Murtaza (r.a) Efendimize benzer olup, Hayatı boyunca bütün bu güzellikleri yansıtmış ins ve cinne ışık olmuştur.

    Gavs-ül A’zam, Gavsu’s-semedani, Kutburrabbani, Mahbubu Sübhani, Heykelünnurani, Kandilinnürani, Gavsüssekaleyn, Bazül eşheb Muhyissünneti veddin, Gavsü Rabbul Alemiyn, Eşşeyh Esseyyid Eşşerif Ebu Muhammed Muhyiddin Abdülkadir Geylani (k.s) diye anılmıştır.

    DOĞUMU ve GENÇLİĞİ

    Bu hususu bizzat kendisi, Vesile Kasidesinde;

    “Atam Resulullah’tır (s.a.v) , ondan kastım Muhammed (s.a.v)”

    Hamriye Kasidesinde;

    “Ben Hasan’a mensubum. Meşhur olan ismim Abdulkadir’dir. Atam, kemal sahibinin ta kendisidir. Aslında ceddim Resulullah (s.a.v), beni terbiye edip büyüttü.”

    Satıh ve tevhid hakkındaki kasidesinde; “Ceddim Resulullah’tır, Taha Muhammed. Ben Abdulkadir’im, bütün tasavvuf yollarının mürşidi ”

    Sababe adlı kasidesinde;

    “Taha olan Mustafa’ya (s.a.v), nispetim haktır. Dedem Mustafa’dır (s.a.v). İmamlık ise bana yeter. Ceddime her vakit salât ü selam olsun.”

    Bir başka kasidesinde de;

    “Ben Hasan’a (r.a) mensubum. Muhyiddin ile çağrılırım. Ceddim Habib Muhammed’e (s.a.v) rahmet eyle yarabbi! “cümleleriyle dile getirmektedir.

    O (k.s) , Anne ve Babasını söyle tavsif eder.

    “Ben evvel zamanda gelip geçen büyük zatların çocuğuyum. Peygambere (s.a.v) uyduğum, anama babama iyilik ettiğim için Allah (c.c) beni bu işlere ehil kıldı. Babam zengindi, dünyalığı vardı. Fakat ona karşı bir yeterlik duygusuna sahipti, kanaatkârdı. Annem de ona uydu. Yaptığı her işe razı oldu. Hiçbir zaman Babamın yaptığına itiraz etmedi. Babam ve Annem ehl-i din olup daima iyilik ederlerdi. Kalplerinde halka karşı bir şefkat duygusu vardı. Üzerimde gördüğünüz iyilik onlardandır. Allah’ın(c.c) ve Peygamber’in (s.a.v) huzuruna onlarla birlikte varacağım. Onları ben götüreceğim. Her hayrım ve bulunduğum nimet onların sayesinde oluyor.”

    Abdülkâdir Geylânî (k.s) hazretlerinin daha doğmadan, ilerde büyük bir zât olacağına dâir birtakım alâmet ve işâretler görülmüş, Babası rüyâsında Peygamber (s.a.v) Efendimizi, Ashâb-ı kirâmı (r.a) ve evliyâyı görmüştü. Peygamber Efendimiz (s.a.v) kendisine; "Ey Ebû Sâlih! Allah’ü Teâlâ bu gece sana kâmil, olgun ve derecesi yüksek bir erkek evlâd ihsân etti. O benim oğlum ve sevdiğimdir. Evliyâ arasında derecesi yüksek olacak." buyurdu. Yine oğlu hakkında;"On iki imâm dışında bütün velîler doğacak olan oğluna itâat edecekler, onun ayaklarını boyunlarına koyacaklar. O yüksek derecelere kavuşacak, ona itâat etmeyenler Allah’ü Teâlâya yakınlık devletinden mahrûm kalacaklar." diye müjdelenmişti. Doğduktan sonra yüksek hâlleri ile dikkatleri çekti. Ramazân-ı şerîfte gün boyunca süt emmez, iftâr olunca emerdi. Bu hâlini şu beyti ile anlatır:

    “Başlangıcım şöyleydi, dillerde söylenirdi

    Beşikteyken oruçtum, bunu herkes bilirdi.”

    Doğduğu senenin Ramazân-ı şerîf ayının sonunda havalar bulutlu geçmişti. Bunun için ramazanın çıkıp çıkmadığında tereddüd edilmiş, halk annesine çocuğun süt emip emmediğini sormuşlar, emmediğini öğrenince, Ramazân-ı şerîfin henüz çıkmadığını anlayıp oruca devâm etmişlerdi.

    EĞİTİMİ

    Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî (k.s) Hazretleri, önce doğduğu yerde ilim öğrenmeye başladı. Daha küçük yaşta iken, Kur’ân-ı kerîmi ezberledi. Daha sonra Bağdad’a gidip, zamanın meşhûr âlimlerinden ilim tahsiline devam etti.

    On yaşında mektebe giderken hergün insan kılığında bir melek gelirdi. Onun melek olduğunu bilmez,. Beni evden alıp mektebe götürürdü, etrâfında meleklerin kendisi ile berâber yürüdüklerini görür, Mektebe gittiğimizde çocuklara bana yer vermeleri için" Yer açın evliyâdan bir zat geliyor." dediklerini duyardı. Akşamleyin eve gidinceye kadar yanımdan hiç ayrılmazdı. Meleklerin söylediklerini duyan birisi; "Bu çocuk kimdir?" diye sordu. Meleklerden birisi; "Bu asîl bir âilenin çocuğudur. İlerde büyük bir zât olacak. Arzu edenlere hep verecek ve hiç kimseyi kapısından boş çevirmeyecek. Her gün Allah’ü Teâlâya yakınlığı artacak ve çok yüksek derecelere ulaşacak." Dedi. Birgün merak edip kim olduğunu sorunca bana şu cevabı verdi: “Ben meleklerden biriyim. Allah (c.c) beni sana gönderdi ve mektepte bulunduğun müddetçe seninle olmamı emretti. Hergün başka arkadaşların bir haftada öğrenemediğini öğreniyordum.” (Cevherden Gerdanlıklar sh. 456 Terc. Naim Erdoğan)

    Çocuklarla berâber oynamak istediğinde; "Bana gel ey mübârek, bana gel." diyen bir ses işitir, korku ve heyecanla annesine koşardı.” Çocuk iken maksadım, niyetim, ilim öğrenmek, onunla amel etmek, öğrendiklerime göre yaşamaktı. Küçüklüğümde Arefe günü çift sürmek için tarlaya gittim bir öküzün kuyruğundan tutunup, arkasından gidiyordum. Hayvan dile geldi ve dönüp bana; "Sen bunun için yaratılmadın ve bununla emrolunmadın" dedi. Korktum, geri döndüm. Evimizin damına çıktım. Gözüme, hacılar gözüktü. Arafat'ta vakfeye durmuşlardı. Anneme gidip; "Beni Allah’ü Teâlânın yolunda bulundur. İzin ver, Bağdat'a gidip ilim öğreneyim. Salih zatları ve evliyayı bulup ziyaret edeyim" dedim. Annem sebebini sordu, gördüklerimi anlattım. Ağladı, kalkıp babamdan miras kalan seksen altının yarısını kardeşime ayırdı. Kalanını bana verip, altınları elbisemin koltuğunun altına dikti. Gitmeme izin verip, her ne olursa olsun doğruluk üzere olmamı söyleyip, benden söz aldı. "Haydi, Allah selamet versin oğlum. Allah’ü Teâlâ için ayrıldım. Artık kıyamete kadar bir daha yüzünü göremem" dedi.

    Küçük bir kafile ile Bağdat'a gitmek üzere yola çıktım. Hemedan'ı geçince, altmış atlı eşkıya çıka geldi. Kafilemizi bastılar. Kervanı soydular. İçlerinden biri benim yanıma geldi. "Ey çocuk! Senin de bir şeyin var mı?" diye sordu. "Kırk altınım var" dedim. "Nerededir?" dedi. "Koltuğumun altında dikili" dedim. Alay ediyorum zannetti. Beni bırakıp gitti. Bir başkası geldi, o da sordu. Fakat o da bırakıp gitti. İkisi birden reislerine gidip, bu durumu söylediler. Reisleri beni çağırttı. Bir yerde, kafileden aldıkları malları taksim ediyorlardı. Yanına gittim. "Altının var mı?" dedi. "Kırk altınım var" dedim. Elbisemin koltuk altını sökmelerini söyledi. Söküp, altınları çıkardılar. "Neden bunu söyledin?" dediler. "Annem, ne olursa olsun yalan söylemememi tembih etti. Doğruluktan ayrılmayacağıma söz verdim. Verdiğim sözde durmam lazım" dedim. Eşkıya reisi, ağlamaya başladı ve "Bu kadar senedir ben, beni yaratıp, yetiştiren Rabbime verdiğim sözü bozuyorum" dedi. Bu pişmanlığından sonra tövbe edip, haydutluğu bıraktığını söyledi. Yanındakiler de, "İnsanları soymakta, yol kesmede sen bizim reisimiz idin, şimdi tövbe etmekte de reisimiz ol" dediler. Sonra, hepsi tövbe ettiler. Kafileden aldıkları malları sahiplerine geri verdiler. İlk defa benim vesilemle tövbe edenler, bu altmış kişidir."

    Abdülkâdir Geylânî (k.s) on sekiz yaşında Bağdad'a geldi. Buradaki meşhur âlimlerden ders almak sûretiyle hadîs, fıkıh ve tasavvuf ilimlerinde çok iyi yetişti.

    Fıkıh ilmini; Ebû Hattâb Mahfûz, Ebü'l-Vefâ Ali bin Ukayl, Ebû Hüseyin bin Kâdı Ebû Ya'lâ ve diğer fıkıh âlimlerinden öğrendi.(R.Aleyhim Ecmain)

    Hadîs ilmini; Hasan-i Bâkıllânî,  Ebû Saîd Muhammed bin Abdülkerîm, Ebû Gânim Muhammed bin Muhammed, Ebû Bekr Ahmed bin Muzaffer,  Ebû Câfer, Ebû Kasım bin Ali, Ebû Tâlib Abdülkâdir, Ebû Bekr Hibetullah ibni Mübârek, Ebü'l-İzz Muhammed bin Muhtar,  Ebû Nasr Muhammed, Ebû Gâlib Ahmed, Ebû Abdullah Yahyâ  ve diğer hadîs âlimlerinden öğrendi. (R.Aleyhim Ecmain)

    Tasavvuf ilmini ise; Şeyh Ebû Saîd Mahzûmî ile Hammâd-i Debbâs' (Rahmetullah aleyhim Ecmain)tan almıştır. İlim tahsilini tamamlayıp yetiştikten sonra, vaaz ve ders vermeye başladı. Hocası Ebu Said Mahzumi'nin medresesinde verdiği ders ve vaazlarına gelenler medreseye sığmaz sokaklara taşardı. Bu sebeple, çevresinde bulunan evler de ilave edilmek suretiyle medrese genişletildi. Bu iş için Bağdat halkı çok yardımcı oldu ve zenginler para vererek, fakirler çalışarak yardım ettiler. Derslerine devam edenler arasında pek çok âlim ve veli yetişti.

    Genellikle Cuma, Pazar ve Salı günleri vaaz eder, sohbetlerine pek çok âlim, veli ve devlet adamları katılırdı. Sabah ve ikindiden sonra Tefsîr, Hadîs ve Fıkıh; öğleden sonraları Kur'ân-ı Kerîm ve Kırâat dersleri okuturdu. Akşam ve sabah ise, Usûl-i Fıkıh ile Nahv, Arabî cümle bilgisi verirdi. Onun bereketiyle talebeler çabuk ilerlerdi. Abdülkadir Geylani (k.s); on üç ilim dalında ders vermekle kalmamış, Hadis, Tefsir, Fıkıh, Kelam ve Edebiyat gibi ilim dallarında çok mühim âlimler de yetiştirmiştir. Onun meşhur halife ve talebeleri arasında, kendisinden Arafat'ta hilafet alan Ebu Medyen Şuayb el-Havari'yi, ömrünün son aylarında hazretin yanından hiç ayrılmayan İbn Kudame'yi, ünlü tarihçi ve âlim Sem'ani'yi, kadı Ebu Ya'la el-Kebir'i, Hanbelîlerin kadısı Ebu Ya'la es-Sağir'i, meşhur âlim Abdulgani el-Makdisi'yi ve daha nicelerini sayabiliriz.

    Bir gün Abdülkadir Geylani’ye, "Bu işe başladığınızda, bu yola adım attığınızda, temeli ne üzerine attınız? Hangi ameli esas aldınız da böyle yüksek dereceye ulaştınız?" diye sordular. Buyurdu ki: "Temeli sıdk ve doğruluk üzerine attım. Asla yalan söylemedim. Yalanı kâğıda bile yazmadım ve hiç yalan düşünmedim. İçim ile dışımı bir yaptım. Bunun için işlerim hep rast gitti.

    EVLİLİĞİ VE ÇOCUKLARI

    Bazı Salih Kişiler Kendisine; Niye evlendiniz? Diye sorduklarında, Resulullah (s.a.v) bana: ”Evlen!”deyinceye kadar evlenmedim. Evlenmek istediğimde, vaktimi israf ederim endişesiyle cesaret edemiyordum.Vaktaki zamanı geldi, Allah bana dört hanım nasip etti ve bunlarla evlendim.Hepsi gönül hoşnutluğuyla bana itaat edip, her yönden hizmetimi görüp beni mutlu ettiler.”

    “Bu evliliklerinden 49 çocuğu dünyaya gelmiş,27 si erkek geri kalanı kız çocuğudur. Eşleri ve çocukları âlim ve veli kişilerdi. (AvarifulMaarif, Şeyh Şihabuddin Es-Sühreverdi, Cevherden Gerdanlıklar sh.147)

    ABDULKADİR GEYLANİ'NİN DEVRİ VE ÇEVRESİ

    Abdulkadir Geylânî (k.s) Hazretleri, İslamî hilafetin, ruhunu ve peygamberlik emanetini yitirdiği, saltanat haline getirildiği bir dönemde o makamın yapması gereken işleri diğer rabbaniler gibi yüklendi. Davet ve sohbetleriyle insanlar, İslamî ahdi yenilediler. İslamı atadan kalma bir miras gibi adet yerini bulsun diye kabullenenler şuurlandılar. Talim ve terbiyeleriyle İslam’ın tadını, imanın lezzetini taddırdı. İnsanları nefsanî arzuların kölesi ve insanların kulu olmaktan çıkardı. İbadet ve taata canlılık getirdi.

    Bu dönemde Abbasi halifelerinden beş tanesinin hilafetine şahit oldu. Bütün ömrünü halkı irşadla tüketti. Hak uğrunda kuvvetli bir mücadele verdi. Halife ve idarecileri tenkid ederek adil olmaya, Hakk’a çağırdı. Şirk ve bid’atle şavaştı. Cahiliyet ve nifakla mücadele etti. Onun Bağdat'a şeref verdiği günler Halîfe Mustazhirbillah Ebu'l Abbas (ö. 512.)'ın devri idi. Ondan sonra sıra ile Müsterşid Râşid, Muktedî Liemrillah ve Müstencid Billâh saltanata geçtiler.

    Abdülkādir Geylânî (k.s)’nin vaaz meclisine dönemin halîfesi, vezirleri ziyârete gelmiş ve ondan nasihat dinlemişlerdir. Hatta halife ve vezirlerin de onun mürîdleri arasında olduğu zannedilmektedir.(Margolıouth, “Abd al-Kādir al-Cîlî”, I, 81.) Menkıbelerde Geylânî’nin onların idâreleri ile ilgili yanlışları bazen kürsüden çekinmeden dile getirdiği rivâyet edilmektedir. “Vaktinin halîfesi ve vezirleri Hazret-i Şeyh’in ziyâretine gelse diğer mürîdleri ve muhibleri gibi mübârek elini öpüp meclis-i saâdetlerinde otururlardı. Ve onlara mübâlağa ile va‘z u nasîhat buyururlardı. Ve gerektiğinde halîfe ve vezirlerine bir husûs için mektûb gönderseler ‘Şeyh Abdülkādir falan husûsu emreder. Onun emri sizin üzerinize geçerlidir’, şeklinde bir üslûb ile yazarlardı. Bunun emsâli tenbîhât ederlerdi. Mektûp halîfeye ulaştığında öpüp ‘Hazret-i Şeyh sözlerinde sâdıkdır’ diyerek saygı gösterip mübarek sayarlardı.”(Nefha, vr. 62a.)

    Abbâsî halifelerinden Ebü’l-Muzaffer el-Müstencid Billâh ile arasında geçen şu hâdise, onun yaşadığı toplumdaki hadiselere bîgane kalmadığını yöneticilerin zulmüne karşı kendi lisânı ile tavır koymasına delîl gösterilebilir: “Vaktin halîfesi olan Müstencid Billâh Hazreti Şeyh’in ziyâretine geldi. Ve on kese altın hediye getirdi. Şeyh hazretleri kabûl etmedi. Halîfe çok niyâz ve ısrar etti. O vakit Hazret-i Şeyh bir keseyi bir eline diğerini öbür eline alıp sıktı. İki kesede dahi kerâmetli, kan revân oldu. ‘Hak teâlâ hazretlerinden hicâb etmez misin? Kim bu kadar halkın kanın alıp bana getirip, al diyerek ısrar edersin. Eğer Rasûlullâh’a intisâbın olmasa Hak teâlâ’nın vahdâniyeti hakkı için sarayına varınca su yerine kan akdırır idim’ dedi. Pâdişahın aklı başından gidip kendisine geldikten sonra Şeyh hazretlerine dedi ki: ‘Ey Şeyh-i zîşân, bugün bana bir azîm kerâmet gösterdin. Yine ricâ ederim ki bir kerâmet dahi göstereseniz de gönlümde şekk ve şüphe kalmasın’. Şeyh hazretleri saâdetle buyurdular: ‘Gâibden ne istersiniz, söyleyin’. O dahi ‘Elma getirtesiniz’ dedi. Ancak o zaman elmanın vakti değildi. Mübârek yed-i saâdetlerin semâya uzadıp iki tane elma aldı. Birini halîfe ve birini kendisi yedi. Vaktâ ki halîfe elmayı kesib yemek istediğinde elmadan bir duhân sâdır oldu. ‘Yâ Şeyh bana verdiğin elmadan duhân sâdır olmasındaki hikmet nedir?’dediğinde, ‘Siz elmaya zulüm yapan elinizle yapışdınız. Ve isyan eli ile elmayı kestiniz’diye buyurdu”.( Kalâid, s. 30; Herevî, Nüzhet, s.46; Nefha, vr. 71b-72a.)

    İbn Kayyım’ın eserinde de zikredilen bir başka rivâyete göre, halife Muktedî Liemrillâh, Ebü’l-Vefâ’nın yerine İbn-i Mühzim el-Mezâlim diye meşhûr olan Yahyâ b.Saîd b. Yahyâ el-Muzaffer’i kadı tayin edince Geylânî minberden “Müslümanların başına zâlimlerin en büyüğünü kadı olarak tayin eden sen! Yarın Âlemlerin Rabbî huzurunda nasıl hesap vereceksin” diyerek seslendiğinde halife titreyip ağlamayabaşlamış ve derhal kadıyı vazifeden almıştır.( İbn Kayyım el-Cevziyye, Mir’âtü’z-zamân, VIII/I, 265; Kalâid, s. 6.)

    Şeyhin bu dönemi çok önemli tarihî olaylarla doludur. Selçuklu sultanları ile Abbasî halifelerinin aralarındaki çekişmeler en şiddetli şeklini almıştı. Bu sultanlar Abbasî idaresine tam hâkim olmak ve kesin söz sahibi olabilmek için bütün gayretlerini gösteriyor, canla başla uğraşıyorlardı. Bazan halifenin rızası ile bazan da onun karşı gelmesi ve istememesine rağmen, ara sıra halife ile sultanın orduları karşıya gelip savaşır, müslümanlar çekinmeden birbirinin kanını akıtırdı. Bu tür olaylar Müsterşid zamanında birkaç kez olmuştu. Hâlbuki bu halife Abbasilerin en aklı başında, tedbirli halifesi idi. Çok kere de o üstün geldi. Fakat 10 Ramazan 519. tarihinde Sultan Mesûd'la yaptığı savaşta kesin yenilgiye uğradı. İbn Kesîr şöyle yazıyor:" Sultanın ordusu üstün geldi. Halife hapsedildi. Bağdatlıların malı mülkü yağmalandı. Bu haber bütün bölgelere yayıldı. Bağdat bu acı haberden çok müteessir oldu. Halkı arasında dış görünüş açısından olsun, manevî açıdan olsun depremler oldu, halk büyük sarsıntı geçirdi. Mescidlerin minberlerine varıncaya kadar kırdılar. Cemaatla namaz kılmayı dahi terkettiler. Kadınlar başlarındaki örtüleri atıp feryad ü figân ederek evlerinden dışarı fırladılar. Halifenin yakalanıp hapsedilmesine, düştüğü feci duruma, uğradıkları musibetlere matem tutmaya başladılar. Diğer eyaletler de Bağdat'ın yaptığı gibi hareket etmeye başladı ve bu fitne o kadar ileri gitti ki, az çok her eyâlet bundan etkilendi.

    Sultan Sencer durumu gördü de yeğenine konunun nezaketini ve önemini haber vererek halifeyi serbest bırakmasını emretti. Sultan Mes'ûd onun emrini yerine getirdi, fakat Bâtınîler halifeyi Bağdat yolunda öldürdüler."

    Bütün acı dolu olaylar Abdülkâdir Geylânî'(k.s)nin gözleri önünde gelip geçti. O, müslümanların arasındaki parçalanışı, kardeş kavgasını, düşmanlığı gözleriyle gördü. Dünya sevgisi uğruna, mal, mülk, saltanat ve makam hırsı uğruna insanların herşeyi yapmaya hazır olduğunu, onlarda sadece saray debdebesi ve zevki kaldığını, halkın saltanat makamına mukaddes gözle baktıklarını, eyaletlerin ve şehirlerin idaresini ele geçirmek için birbirini boğazlayacak hale geldiklerini de gördü. Abdülkâdir Geylânî (k.s)hazretlerinin vücudu bu olayların içinde olmaktan uzak olsa da duygu ve şuuru ile o, ateşler içinde yanıyordu. Ve bu iç yanışı, ciğer ateşi bütün gücü, gayreti, heyecanı ve samimiyeti ile onu, in­sanları irşada, halka nasihat etmeye, onları nefislerini terbiye ve ıslah etmeye, kalpleri kötülüklerden temizlemeye çağırmaya, davet ve tebliğe yöneltti. Bu iç ateşi onu, bozgunculuğu ve dünya hırsını âdi ve aşağı görmeye, insanlarda iman şuurunu diriltmeye, onlara âhirete imanı hatırlatmaya,  bu fânî âlemin geçici olmasına  karşılık o ebedî âlem olan âhiretin önemini anlatmaya,  ahlâkı güzelleştirmeye, gerçek tevhid inancına ve pürüzsüz ihlâs ve samimiyete çağırmak için bütün gücünü kullanmaya itti .(Ebu’l- Hasan En-Nedevi,  İslam Önderleri Tarihi 1, Kayıhan Yayınları: 1/265-267.)

    Geylanî’nin manevi talebeleri, bu âlim zatın önünde Allah ve Resulü ile yaptıkları biat, tevbe ve imanı yeniden tazeledikten sonra, sorumluluklarının şuuruna erdiler. Şeyhle aralarında; talebelerin hocalarıyla, askerin komutanıyla, sürünün çobanıyla olan bağlarından çok daha kuvvetli, sağlam ve köklü bir bağ, kopmayan, çözülmeyen dini ve ruhi bir alaka meydana geldi. Bu asla bozulmayan ve ihanet edilmeyen bir misaktı.

    İşte Şeyh Abdülkadir Geylânî (k.s)nin yaşadığı dönem birçok fitne ve kargaşanın arkasından, Moğol istilası gibi birçok siyasî zülüm ve karışıklığın olduğu, buna rağmen, İslamî ilimler sahasında oldukça münbit ve tarihin sayfalarına altın harflerle geçmiş büyük insanların da yetiştiği bir devirdir. Meselâ şu manâ büyükleri onunla çağdaş  sayılırlar: İmam Gazzalî (505/1111), Aynu’l-Kudat el-Hemedanî (525/1131), Şeyhu’l-İslam Ahmed en-Namekî (536/1141), Ahmed er-Rifaî (578/1182), Ahmed Yesevî (562/1167), Ebû Medyen el-Mağribî (594/1198), Abdülhalık el-Gücdevanî (595/1199), Rüzbihan Baklî (606/1209), Necmüddin el-Kübra (618/1221), Feridüddin Attar (632/1234), Hasan el-Çiştî (633/1236), İbn Arabî (638/1240).

    Abdülkādir Geylânî’(k.s)nin vaaz meclisine dâir Nefha’da zikredilen bir başka menkıbe, onun meclisinde muhâtabının ve dinleyicisinin sadece maddî bedene sahip yaşayan insanlar değil ayrıca sadece ehli tarafından müşâhede edilen birtakım rûhânî varlıklar ve peygamberler olduğunu anlatmaktadır. Nitekim sohbet arkadaşlarından Ebû Saîd el-Kaylevî (k.s),Abdulkadir Geylânî’(k.s)Hazretlerinin meclisinde Hz. Peygamber (s.a.v)’i çeşitli defalar gördüğü gibi diğer Peygamberleri de müşâhede ettiğini söyler.

    Menkıbıler, meleklerin meclisinin etrâfında tavâf ettiğini ricâl-i gaybin de buraya dâhil olmak için yarış ettiğini hikâye etmektedir. Hızır (a.s.)’ın onun sohbetine devam ettiğini gören Kaylevî ondan “Felâha ermek isteyen mutlaka bu meclise devâm etmeli” sözünü işitmiştir.( Kalâild, s. 73.)
    Ali b. el-Hîtî (564/1168) de meleklerin onun meclisini izdiham yaratacak kadar doldurduğunu, görünmeyenlerin görünenlerden daha çok olduğunu rivâyet eder.( Behçet, s. 196.)
    Yine Nehfa’da geçen ve bu konuya işâret olabilecek bazı menkıbelerde Allah tarafından gönderilen yeşil bir kuşun ya da bazen yeşil kuşların onun sohbetini dinledikleri konuşması bitene kadar da bekledikleri anlatılır.( Nefha, vr. 84b.)
    Gavs’ul Azam’(k.s)ın sohbet meclislerindeki herkes tarafından idrâk edilemeyecek hallere vâkıf ve onların râvilerinden biri olan Bekā b. Batû (k.s) melekleri bizzat müşâhede ettiğini şöyle anlatır: “Bir gün Hazret-i Şeyh’in medresesine varıp girdiğinde Şeyh hazretleri kendisine ‘Böyle vakitsiz gülmenize sebeb nedir?’ dediğinde, ‘Bu gece müşâhede eyledim ki güneş misâli bir nûr buradan zuhûr eder. O nûr-i pür-ziyânın hangi mahalden zâhir ve peydâ olduğuna âşina olmak istedim. Gördüm ki huzûrunuzdan sâdır olur. Daha da yakınlaştığımda görürüm ki mübârek sadr-ı şerîfinizden sudûr edip âlemi pürnûr eder. Ve yedi kat göklerde olan meleklerin cümlesi o gece semâdan arza inip ve huzûrunuza gelip cenâb-ı şerîfiniz ile musâfaha edip kuçaklaşırlardı.”( Nefha, vr. 70a-b.)
    “İnsanların şeyhleri vardır, cinlerin de meleklerin de şeyhleri vardır. Ben cümlesinin şeyhiyim”(Behçet, s. 48.)dediği rivâyet edilen Abdulkadir Geylânî (k.s)Hazretlerinin bu sözü, melekleri ve cinleride irşâd ettiğini ve sözünün muhatabı olduklarına işâret kabul edilebilir. Bağdatlı Şeyh Ebû Nasr Ömer’in cinleri teshîr gücü olan babasının kendisine naklettiği olay cinlerinde bizzat onun sohbetini dinlediklerini düşündürmektedir: “Bir gün cinleri davet etmek istedim. Ve bunun için çok uğraştım. Cin tayfası gelmediler. Çok bekledim. Bir müddet geçtiken sonra geldiler. ‘Her vakit hemen gelirdiniz. Şimdi neden geç kaldınız?’ diye sordum. ‘Şeyh Abdülkādir Geylânî (k.s) hazretleri’nin meclis-i saâdetlerinde idik’ dediler.
    ‘Siz oraya gider misiniz?’ dedim. Dediler ki: ‘Bizim Hazreti Şeyh’in meclisinde olan kalabalıklığımız insanlarınkinden ziyâdedir. Ve bizden birçok grup onun huzurunda tevbe edip İslâm’a gelmişdir’.”(Nefha, vr. 85a.)
    Kâdiri tarîkatının kurucusu olan Abdulkadir Geylani (k.s) Fıkıh ve hadîs ilimlerinde müctehid idi. Ehl-i sünnet îtikâdını ve din bilgilerini her tarafa yaydı. Hanbelî mezhebine mensuptu. Birçok kız ve erkek çocuğuna sahipti. Böylece onun müntesib ve talebeleri İslâma davet, iman ve cihad şuurunun yaygınlaşıp güçlenmesinde büyük katkıda bulundular. Çocukları ve müridleri vasıtasıyla Kadiri tarikatı, Mısır, Kuzey Afrika, Endülüs, Irak, Suriye, Sudan, Habeşistan, Anadolu, Kafkaslar, İran, Afganistan, Pakistan, Hindistan, Türkistan, Çin, Endenozya ve Malezyaya kadar dünyanın birçok yerine yayıldı. Temiz ve saf yapısıyla insanların kalplerini fethetmiştir. Abdulkadir Geylani’(k.s)nin çocukları ve torunları Kuzey Afrikada daha çok şerif, Irak, Suriye, Anadolu’da ise Seyyid ve Geylani diye anılırlar.
    Kadiri tarikatı Anadoluya, Osmanlı Devleti zamanında Eşrefoğlu Rumi (k.s) tarafından, İstanbul’a da İsmail Rumi (k.s) Hazretleri tarafından getirilmiş burada neşvü nema bulmuştur. Bugün Anadoluda en yaygın olan kollardan biriside Kadiri tarikatının Halisiyye koludur. (Sadık Vicdani, Tomar Sh.108-109.Mustafa Kara, Bursada Tekkeler ve Tarikatlar 1/19)    (Nedvî, Ebü’l-Hasan, İslamda Fikir ve Davet Önderleri, s.283-284.285.)
    İslam Dünyasında en yaygın tarikat olup, bugünde aktif bir şekilde faaliyetlerine devam etmekte, gönülleri fethetmektedir. Birçok insanın islamı seçmesine ve olgun Müslüman olmasına vesile olmaktadır.
    Yunus Emre (k.s) ona duyduğu derin sevgi ve hayranlığından:
    “Seyyah olup şu âlemi arasan,
    Abdulkadir gibi bir er bulunmaz.”
    Eşrefoğlu Rumi (k.s) de:
    “Arısının balıyım bahçesinin gülüyüm,
    Çayırının bülbülüyüm. Şeyh Abdulkadirin”
    Erzurum’lu Alvarlı Muhammed Lütfi (k.s) de:
    “Pîr-i Geylâni dir, Kemer-i himmet,
    Eflak-ı şeriat nur-i hakikat,
    Mir’at-ı Muhammed bahr-ı marifet,
    Üstad-ı kül, rih-i Rahman iledir.” Der.
    Abdulkadir-i Geylani (k.s) Hz.leri'nin Müridlerine Olan Şefaati
    Gavs’ul-A’zam Abdulkadir-i Geylani (k.s) Hazretleri’nin müridleri sayılamayacak kadar çoktur. Onlar dünya ve ahiret mutluluklarına da ermişlerdir. Dervişlerinin hiçbiri tevbesiz ölmemiştir.
    Şeyh Ali El-Garseni’nin (k.s) Pir Abdulkadir-i Geylani (k.s)’nin şöyle buyurduğunu naklediyor: “Cehennem hazineleri ile ilgili aramızda şöyle bir konuşma geçti: ‘Dervişlerinden cehennem'e giren varmı?’ dedim. ‘Allah (c.c) hakkı için hayır.’ dediler. ‘Tabi olmayacak. Çünkü elim müridlerimi, göğün yeri kuşattığı gibi kuşatmıştır.’ dedi. Rabbimden yetmiş küsur defa söz aldım ve Rabbimin İzzet-i Hakk’ı için, dervişlerimin hepsi kendimle birlikte Cennet’e girinceye ve onları cennete götürünceye kadar Rabbimin huzurundan ayrılmam’.”
    Hz. Pir’e (k.s) sordular: “Biri senin tarikatına girse ya da sana intisab etse (baglansa), fakat senden ders almaz ise, senin hırkanı giymezse senin dostların sayılabilir mi?” Cevap verdi: “Her kim bana intisab ederse, Allah-u Teâlâ (c.c) onu kabul eder ve o benim dostlarımdan olur. Her kim medresemin kapısının önünden geçerse, muhakkak Allah-u Zülcelâl (c.c) onun ahirette azabını hafifletir.”
    Biri gelip O'na Babül-Ezc civarındaki kabristanın birinden korkunç bir ses duyduğunu söyledi. Hz. Pîr (k.s) bunun üzerine sordu: “O adam benden feyz aldı mı?” Onlar da: “Bilmiyoruz.” dediler. Bu sefer Gavs-ı Geylani (k.s): “Meclisimde hiç hazır bulundu mu?” diye sordu. Yine “Bilmiyoruz.” dediler. Gavs (k.s) Hazretleri bu sefer: “Arkamda namaz kıldı mı?” diye sorunca yine “Bilmiyoruz.” Dediler. Başını bir saat kadar eğdi. Murakabaya daldı. Sonra başını heybetle kaldırarak haykırdı: “Melekler (Allah'ın selâm'ı üzerlerine olsun) gelip bana, o kişinin yüzümü gördüğünü ve hakkında iyi niyet taşıdığını, bu yüzden Allah (c.c) tarafından afv edildiğini haber verdiler.” Bunun üzerine bir daha ondan, böyle korkunç bir ses duyulmamıştır.
    Pir Abdulkadir-i Geylani (k.s) Hazretleri, Allah-u Teâlâdan, müridlerinin hiçbirinin tevbesiz ölmeyeceğine dair garanti almıştır. Her müridi, Hz. Pir'in (k.s) müridlerinden yedi kişi kurtarabileceğini, Hz. Pirimiz sık sık ifade etmiştir. Hatta bir keresinde demiştir ki: “Mağripte bir müridimin avreti açılırsa, biz onu meşrikten mutlaka örteriz. Himmetimizle (Allah'ın (c.c) izni ve inâyetiyle) dostumuzu kurtarırız.”( Kalâid, s. 13; Nefha, vr. 146a-b, 148b.Nefha, vr. 80a, 165b. 184b..Harîrîzâde, Tibyân, III, vr. 52a.)
    Şeyh Ali El-Kureşiy'e (k.s) göre Pîr Gavsu’l-Azam (k.s) ona demiş ki: “Bana, gözün alabileceği kadar bir kitab verilmiştir. Onda, bana intisab edecek olan dervişlerimin ve arkadaşlarımın (Müridlerimin) ve kıyamete kadar bana mürid olacakların isimlerini gördüm.”Hz.Pir Abdulkadar-i Geylani (k.s) Hazretleri’ne sordular: “İyi müridleriniz malum. Ya kötüleri ne olacak?” Bunun üzerine Hz. Pir (k.s) şu cevabı vermiştir: “İyiye gelince, o kendini bize adamıştır. Kötüye gelince, biz kendimizi, onu kurtarmak için adamışızdır.”
    Şeyh Adiy bin Misafir (k.s) Hazretleri şu mühim açıklamayı yaptı: “Bütün şeyhlerin müridlerinden her kim benden feyz hırkasını istedi ise, rahatlıkla giydirdim, ama Abdulkadir Geylani (k.s) Hazretleri’nin müridlerine karşı bunu yapamadım. Çünkü hepsini, Rahmet deryasında yüzerlerken gördüm. Böyle olan kimseler, denizi bırakıp da bir bardak ile su dağıtan kişinin yanına gelirler mi hiç?”
    Gavsu’l-Azam (k.s) Hazretleri’nin dervişlerinden El-Betayihi (k.s) anlatıyor: "Bir gün şeyhimiz Abdulkadir-i Geylani (k.s) Hazretleri’nin evine girdim. Önceden görmediğim, tanımadığım dört kişi gördüm. Onlar kalkıp çıkmak için yürüyünce, Hz. Pir (k.s) bana: ‘Yetiş onlara da, sana dua etsinler.’ emrini verdi. Koştum, onları medresenin avlusunda yakaladım ve bana dua etmelerini rica ettim. Onlardan biri bana dönerek dedi ki: ‘Ne mutlu sana. Sen böyle bir şahsın dervişi ve hizmetindesin ki,Allah (c.c) Hazretleri O’nun bereketiyle yerleri, tepeleri, dereleri, denizleri ile birlikte ayakta tutuyor.O’nun duası sayesinde, halkın iyisine de kötüsüne de Allah (c.c) merhamet ediyor. Biz diğer Veliler,O’nun ayağı gölgesi altındayız,O’nun emrindeyiz. O’nun emrinden hiç ayrılamayız.’ Sonra yanımdan uzaklaşıp gittiler. Hayret ve dehşet ile Hz. Pir’e (k.s) koştum. Daha bir şey söylemeden bana hitâb etti: ‘Ey Allah’ın (c.c) kulu. Ben hayatta iken, onların sana anlattıklarını kimseye söyleme.’ Ben: ‘Bunlar kimdi?’ diye sordum. Hz. Pir (k.s) Hazretleri: ‘Bunlar Kâf Dağı’nın ileri gelenleridir ve halen oradadırlar.’ dedi.”
    Şeyh Ömer El-Bezzâz (k.s) Hazretleri anlatıyor: “Hz. Pir Abdulkadir-i Geylani (k.s) Hazretleri’nden dinledim: ‘Hüseyin El-Hallacın (Hallac-ı Mansûr (k.s) ayağı kaymıştı. O asırda elinden tutup onu kaldıracak kimse (Veli) yoktu. Eğer ben, onun zamanında olsaydım, (bulunsaydım) elinden tutup onu kurtarırdım. Çünkü kıyamete kadar ayağı kayan her müridimin, ahbabımın, arkadaşımın elinden tutup kurtaracağım.’
    Ebu-l Ferec bin El-Hamami’nin bir müşahedesi: “Hz. Pir Gavsul Azim (k.s) hakkında duyduğum şeyleri bir türlü kabul edemezdim, inkâr ederdim. Böyle şey olmaz derdim. Bir gün Babil-Ecz'de bir işim çıktı. Oraya gitmem gerekti, gittim. Dönüşümde Hz. Pir’in (k.s) medresesinin önünden geçiyordum. Müezzin İkindi ezanını okuyordu. İçimden ‘Bakalım şu namazı onun arkasında abdestsiz kılayım farkına varacak mı?’ diye bir düşünce geçirdim. Camiye girdim, arkasında İkindi Namazını kıldım. Namaz bitince Hz. Pir bana dönerek: ‘Ey Oğul? Bana bir hacet için gelseydin, mutlaka hacetini görürdüm. Lakin gaflet, bütün mevcudiyyetini kuşatmış ve bu yüzden arkamda abdestsiz namaz kıldın.’ Bunu hiç doğru yapmadın.’ demez mi? Hayretten az kaldı düşüp bayılacaktım.O (k.s), benim içimdekileri nasıl bilebilirdi? O andan itibaren tevbekâr olup yanından, hizmetinden hiç ayrılmadım. Gün geçtikçe O’nu sevmeye, saymaya başladım. O’nun feyz ve bereketini çok gördüm.”
    Şeyh Matar El-Barzani’nin (k.s) oğlu Şeyh Ebul-Hayr Kerûm(k.s)anlatıyor :“Babam ölüm döşeğindeyken kendisine: ‘Senden sonra kime uymamı vasiyyet edersin?’ diye sordum. ‘Şeyh Abdulkadir-i Geylani (k.s) Hazretleri’ne intisâb et.’ dedi. ‘Galiba ağır hasta olduğundan ne dediğini bilmiyor.’ dedim. Bir saat sonra yine: ‘Senden sonra kime intisâb edeyim?’ diye sordum. ‘Şeyh Abdulkadir'e (k.s)’ diye cevab verdi. Bir saat bekledikten sonra yine sordum. Bu defa şöyle dedi: ‘Bir zaman gelecek ki, Şeyh Abdulkadir’den (k.s) başka hiç kimseye intisab edilmeyecek.’ Babam ölünce Bağdat'a Şeyh Abdulkâdir (k.s) Hazretleri’nin yanına gittim. Orada bütün Meşâyıh-ı Kirâm'ı gördüm. Hz. Pir (k.s) durmadan konuşuyor ve şöyle diyordu: ‘Ben sizin vaizleriniz gibi değilim. Beni yukarıdakiler de dinler. Çünkü ben Allah (c.c) Hazretleri’nin emri ile konuşurum.’Bir ara başını kaldırdı. Ben de başımı yukarıya kaldırınca, nurdan atlar üzerinde nurdan adamlar saf saf olmuş, Hz. Pir'i (k.s) başları eğik, huşu içinde dinliyorlar.Kimisi hüznünden ağlıyor, kimisi titriyor, kimisinin elbisesi tutuşmuş ateşler içinde yanıyor. Bunu görünce korktum ve kürsüye doğru koştum. Hz. Pir’in (k.s) yanına çıkınca kulağımdan tutarak: ‘Babanın ilk vasiyyetiyle neden yetişmedin?’ diye çıkıştı. Heybetinden korktum ve başımı eğdim.” (Cevherden Gerdanlıklar, Sh.58)


Etiketler: Abdulkadir Geylani Kimdir, Hayatı ve Eserleri, Abdulkadir Geylani Hayatı Eğitimi, Geylani, Kadiri, Abdulkadir Geylani Vefatı, Abdulkadir Geylani Nasihatları, Abdulkadir Geylani Tasavvuf, Abdulkadir Geylani Eserleri, Abdulkadir Geylani Çocukları Ailesi, Abdulkadir Geylani Türbesi | Mekteb-i Derviş

Not: HTML'e dönüştürülmez!
    Kötü           İyi
Benzer Konular