Mekteb-i Derviş | İslam

    İMAM-I ŞAFİ (R.A.) KİMDİR? HAYATI, ESERLERİ, SÖZLERİ, VEFATI

    Cennet ile müjdelenmiş olan Ehl-i sünnet vel-cemaatin dört büyük mezhebinden biri olan Şafii mezhebinin reisidir. Adı, Muhammed bin İdris’tir. Dedesinin dedesi Şafi, Kureyş kabilesinden ve ashab-ı kiramdan olduğu için, Şafii adı ile meşhur olmuştur. Şafi’in dedesinin dedesi de Haşim bin Abdi Menaf’dır. İmam Şafii'nin annesi Yemenli Ezd kabilesindendir. Oğlunun yetişip olgunlaşmasında onun büyük bir payı vardır. Nesebine gelince: Abdi Menâf oğlu, Muttalib oğlu, Hâşim oğlu, Abdi Yezid oğlu, Ubeyd oğlu, Sâib oğlu, Şâfi' oğlu, Os¬man oğlu, Abbas oğlu, İdris oğlu Muhammed'dir. Soyu, Hz. Peygamber'le Abd-i Menâf da birleşmektedir.

    İmamı Azam Ebu Hanife'nin vefat ettiği yıl olan Hicri 150 senesinde Filistin'in Gazze şehrindeH.150 -M.767 senesinde dünyaya geldi. H.204 -M.820’de Mısır’da vefat etti. Kabri, Kurafe kabristanlığında büyük bir türbe içindedir.

    Gençliği ve Yetişmesi 

    Henüz beşikte iken babası vefat etmişti. Annesi onu iki yaşında, asıl memleketleri olan Mekke'ye getirdi. Orada büyüdü. Yedi yaşına gelince Kur'an-ı Kerimi ezberledi. Bundan sonra ilim öğrenmeye başladı. Mekke'ye gelince büyük hadis üstatlarından Peygamber(s.a.v) Efendimizin hadislerini ezberlemeye, diğer taraftan da Arapçayı düzgün ve mükemmel bir şekilde öğrenmeye başladı. Kendisi, ilim öğrenmeye başladığı bu ilk günleri için şöyle demiştir: "Kur'an-ı Kerimi ezberledikten sonra devamlı Mescid-i harama gidip, fıkıh ve hadis âlimlerinden pek çok istifade ettim. Fakat çok fakir idik, bir yaprak kâğıt almaya bile gücümüz yoktu. Derslerimi ve öğrendiğim meseleleri yazmakta çok sıkıntı çekerdim."

    Kırsal kesimlerde korunan fasih Arapçayı öğrenmek için bir süre çölde Huzeyl kabilesinin arasında yaşadı. On yıl kadar süren çöl hayatında, dil öğreniminin yanı sıra ok atmayı da öğrendi. Bu kabile, Arapların dil bakımından en fasihi idi. Onlarla birlikte gezdim, dolaştım, ok atmayı öğrendim. Mekke'ye döndüğüm zaman, birçok rivayet ve edebiyat bilgilerine sahip olmuştum."

    Kendisi bu konuda şöyle der: "Çöldeyken himmetim iki şeyde toplanmıştı. Okçuluk ve ilim. Ok atmakta o kadar maharet sahibiydim ki, on ok atsam hepsi hedefe isabet ederdi." Bunu söyledikten sonra ilim hususunda bir şey demeden sustu. Yanında bulunan biri: "Vallahi sen ilimde, okçulukta olduğundan çok daha üstünsün “dedi. ( Muhammed Ebu Zehra, İmam Şafii, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 17-18.)

    Çocukluğu zamanında Hz. Şafi düğün, derneğe gitmez, daima bir köşede oturup fikirle meşgul olur ve çok zaman Salimi Rai sohbetinde olurdu. 

İmam Şafi buyurur: “Bir gece Peygamber(s.a.v)Efendimizi rüyamda gördüm. Bana emri risaletpenahileri şöyle oldu: “Sen kimsin?" Ben dedim: “Ya Resulallah! Senin bölüğündenim. “İleri gel" dedi Vardım. “Ağzını aç" dedi. Açtım; ağzıma mübarek dili üzerindeki ıslaklıktan bir miktar nakletti, şöyle ki ağzımın içi dopdolu oldu. “Var imdi işin tamamdır" dedi. Ve hem ol saat; Ali (k.v) Hazretlerini gördüm ki, parmağıma bir yüzük geçirdi, Ve dediki. “Peygamber ilmi ve benim ilmim sana kutlu olsun" dedi. (tezkiret-ul evliya Feridüddin-i Attar)

    Gençliğinin ilk yıllarında kendini tamamen ilme verip, Mekke'deki Süfyan bin Uyeyne, Müslim bin Halit ez-Zenci gibi fakih ve muhaddislerden ilim tahsil etti. Hadis, fıkıh, lügat ve edebiyatta çok yükseldi. Mekkeli gençler arasında, ilimde parmakla gösterilen bir dereceye ulaştı.

    İmam Malik'in Himayesinde İlim Tahsili 

    İmam Şafii yirmi yaşlarında bir delikanlı iken, ilim derecesi o kadar ilerlemişti ki fetva verecek ve hadis rivayet edecek bir mertebeye ulaşmıştı. Hatta Müslim ibnu Halid Zenci ona fetva vermesi için izin vererek: "Ya Eba Abdillah, artık fetva ver, senin fetva verme zamanın geldi" dedi. 

    Onun ilim tahsilindeki gayreti, Mekke'nin surlarını aşmış ve bu şehrin ötelerine doğru uzanmaya başlamıştı. Çünkü ilmin sınırı ve ülkesi yoktur. Bu arada Medine'nin imamı Malik ibnu Enes'in adı Şafii'ye ulaşmıştı. Zira bu imamın adı o derece yayılmıştı ki, gelip gidenler hep onu zikrediyorlardı. Bu durumda Şafii'nin gayreti ondan ilim tahsil etmeye yöneldi ve bu yüzden Medine'ye gitmek istedi. Fakat o Medine'ye İmam Malik'in ilminden habersiz eli boş gitmek istemiyordu. İmam Malik'in ismi her tarafa yayılmış olan el-Muvatta adlı eserini temin edip defalarca okudu. Hadis kitabını, dokuz günde ezberledi.

    Bu kitabı okuduktan sonra onun İmam Malik'i görme arzusu daha da arttı. 

    Şafii Medine'ye gitmeden önce, orada herhangi bir zorlukla karşılaşmamak için Mekke valisinden bir tavsiye mektubu alarak yola koyuldu. Oraya vardığında yanındaki mektupla Medine valisinin yanına girdi. Mektubu valiye verip durumu izah ettikten sonra, valiyle beraber büyük imam Malik ibnu Enes'in evine gittiler. Malik onları kapıda karşıladı. 

    Uzun boyu ve heybetli görünüşüyle vakarlı, muhteşem bir zattı. Vali kendisine mektubu takdim etti. İmam Şafii bundan sonrasını şöyle anlatır: "Mektubu alıp okumaya başladı. "...mektubu getirenin işi şu merkezde, onunla konuş ve gereğini yap" sözlerine gelince mektubu elinden attı ve : "Suphanallah, Resulullah'ın ilmi artık bu vasıtalarla mı alınır oldu?" dedi. Baktım ki vali onunla konuşmaktan korkuyor. Ben ileri atıldım ve : "Allah iyilikten ayırmasın, ben Muttalip ailesinden bir adamım. Maksadım şudur" diyerek hayat hikâyemi anlattım. 

    Sözlerimi dinledikten sonra bana baktı. Onda büyük bir feraset ve sevgi vardı. Bana: "Adın ne?" dedi. "Muhammed" dedim. "Ey Muhammed, Allah'tan kork, günahtan sakın, zira sen yüksek mertebe sahibi bir adam olacaksın. Allah senin kalbine bunu koymuş, onu günahlarla söndürme" dedi. Ve sözünün sonunda: "Yarın buraya gelirsin, seni okutacak olan da gelir" dedi." 

    Ben de onu ezberledim, ezberden okurum dedim. Ertesi gün imam-ı Malik'e gelip okumaya başladım. Her ne zaman, imamı üzme korkusundan okumayı bırakmak istesem, benim güzel okumam onu hayretler içerisinde bırakır, ey genç daha oku derdi. Kısa zamanda Muvatta'yı bitirdim."

    Tahsilinde en önemli safha, imam-ı Malik hazretlerine talebe olmasıyla başlamıştır. Yanına geldiği zaman, yirmi yaşlarında bulunuyordu. İmam-ı Malik onu himayesine alıp, dokuz yıl müddetle ilim öğretti. 

    Valilikte Görev Alması 

    İmam Malik ibnu Enes vefat edince, Şafii ilimden yeteri kadarı nasibini aldığı kanaatine vardı. O zamana kadar çok fakir bir hayat sürdü. Kendi geçimini temin edebilmek için bir iş aramaya başladı. Bu sırada Yemen valisi Hicaz'a gelmişti. Kureyş'ten bazıları ondan Şafii'yi beraberinde Yemen'e götürmesi isteğinde bulundular. Vali bu isteği uygun bularak, kendisine bir iş vermek üzere Şafii'yi yanında götürdü. 

    Şafii bu hususta şöyle der: "Annemde bana verecek yol parası bile yoktu. Evi rehin vererek, yol parasını tedarik ettim. Yemen'e varınca vali bana iş verdi. Bu parayı ödemek için çalışmaya başladım." 

    İmam Şafii'nin dirayeti, bilhassa Yemen valisinin maiyetinde aldığı ve kadılık seviyesinde olan bu görevinde dikkati çekmiştir. Vazifesi Yemen'e bağlı Necran'daydı. Şafii, burada adaleti hakkıyla gerçekleştirmiştir. Her çağda ve her yerde olduğu gibi Necran'da da insanlar, valilere, kadılara, hâkimlere yaranmaya çalışıp, onlara yakınlaşmak için yol arıyorlardı. Fakat bu tip insanlar İmam Şafii'den bu konuda gerekli iltifatı göremediler. Şafii bu kapıyı kapatmakla nefsini fesat, şer ve zulümden korumuş oldu. Dolayısıyla uygulanması çok zor görülen adaleti tam olarak gerçekleştirmiş oldu. (Muhammed Ebu Zehra, İmam Şafii, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 18-20.)

    Beş yıl kadar bu görevi yaptıktan sonra, Bağdat’a giderek, ilmini ilerletmek için, imam-ı A'zamın talebesi olan imam-ı Muhammed'den ders almaya başladı. İmam-ı Muhammed onu kendi himayesine alıp, yazmış olduğu kitaplarını okutmak suretiyle, Irak'ta tedvin edilen fıkıh ilmini ve Irak'ta meşhur olan rivayetleri öğretti, imam-ı Muhammed ayrıca İmam-ı Şafii'nin üvey babası idi. İmam-ı Şafii onun ilminden ve kitaplarından çok istifade etmiştir.

    Güçlüklerle Karşılaşması 

    Tıpkı günümüzde olduğu gibi tarihin her döneminde iyi işler yapmaya çalışanlar, adaleti hakkıyla yerine getirenler, fırsatçılara ve zalimlere fırsat tanımayanlar daima zalimlerin ve menfaatperestlerin fiili ve psikolojik işkencelerine maruz kalmışlardır. İmam Şafii söz konusu görevine devam ettiği sıralarda Yemen'e zalim, gaddar bir vali tayin oldu. Bu vali, kendi idaresi altındakilere zulüm yapmaktan çekinmiyordu. Bu durumdan haberdar olup rahatsız olan Şafii, âlimlerin elinde keskin bir kılıç olan tenkit vasıtasını çok iyi kullanarak bu valiyi uyarmaya çalıştı. Fakat Şafii'nin bu tavrı valinin onun aleyhine harekete geçmesine yol açtı. Vali ona kin bağlayarak hakkında iftiralar uydurdu. Abbasî Halifesi Harun’a şikâyet etti. Zira herkes tabiatının gereğini yapar. Abbasîler, Hz. Ali (r.a.)'nin soyundan gelenlere karşı bir tavır içindeydiler. Bu sebeple herhangi bir valinin Hz. Ali (r.a.) soyundan gelenlere karşı iyi davrandığını tespit ettiklerinde derhal onu ya azlediyor, ya muhakemeye çekiyor, ya da öldürüyorlardı. 

    Söz konusu zalim vali de Abbasileri bu zayıf noktalarından vurmayı başardı. Şafii'yi Hz. Ali (r.a.) soyundan gelenlerin taraftarı olmakla itham etti. Bu sadece psikolojik bir yıldırmaydı ve her hangi bir fiili duruma dayanmıyordu. Çünkü Şafii'nin Hz. Ali (r.a.) soyundan gelenlere karşı sevgi beslediği herkesçe biliniyordu. Fakat onun bu sevgisi kendisini Şiilik propagandasına ve onların iktidara gelmesi için bir girişimde bulunmaya sevk edecek durumda değildi. Tüm bu gerçeklere rağmen zalim vali, bu konuda ısrar ediyor, Halife Harun Reşit’e mektup göndererek onu Şafii'ye karşı kışkırtıyordu. 

    İşte bu zalim vali :"Alevilerden 9 kişi kımıldamaya başladılar. Ben onların hükümet aleyhinde ayaklanmalarından korkuyorum.. Burada Şafiî Muttalib oğullarından bir adam var, o bura¬da oldukça benim ne buyruğum tutuluyor, ne de yasam."

    "Harp meydanlarında savaşan bir kimsenin kılıçla yapamadığım o, diliyle yapıyor." 

    Nihayet Şafii(r.a)Hazretleri eli kelepçeli halde Bağdat'a gönderildi. 34 yaşlarında böyle bir durumla karşı karşıya kalan Şafii apar topar Halife Harun Reşit’in huzuruna çıkarıldı. Rivayetlerin dediğine göre Halife bu dokuz kişiyi öldürtmüştür. Şafiî hüccetinin kuvveti ve Hanefî fakihi Muhammed b. Hasan Şeybânî'nin şehadeti sayesinde kurtulmuştur.

    Hüccet ve delilinin kuvveti şundan anlaşılıyor: Kendisine kılıç altında Alevilik ithamı yöneltildiği zaman Halife Harun Reşit’e şöyle cevap verdi:

    “Yâ Emîrü'l-Mü'minîn, iki adam var, bunlardan birisi beni kendisine kardeş sayıyor, diğeri kölesi addediyor. Ne dersin, bunlardan hangisi bana daha sevgilidir?

    Seni kardeş sayanı daha çok seversin.

    İşte o adam sensin ya Emîrü'I-Mü'minin. Zira siz Abbasî oğulları, onlar ise Ali oğulları. Biz de Muttalib oğulları. Siz Abbasî oğulları bizi kardeş görürsünüz, onlar ise bizi köle sayarlar.

    Hanefî fakihi Muhammed b. Hasan Şeybânî'nin onun hakkındaki iyi şehadetine gelince: Şafiî onu, itham olunduğu esnada Harun Reşid'in mec¬lisinde görüp tanımıştı. Zîrâ ilim, ilim ehli arasında bir akrabalık bağıdır. Şafiî müdafaası sırasında söyledikleri arasında kendisinin ilimden, fıkıh¬tan nasibi olduğunu söyledi ve kadı Muhammed b. Hasan da bunu bilir, dedi. Harun Reşit, bunu Muhammed b. Hasan'a sordu. O da:O ilmi çok, bilgiden nasibini almış bir zattır. Ona isnat olunan bu işle onun bir ilgisi yoktur. O öyle adam değil, dedi. Harun Reşit de:Onu yanına al, bakalım, düşünelim, dedi.” 

    Ancak onun güzel savunması ve İmam Muhammed ibnu Şeybani'nin lehinde şahitlik etmesiyle canını kurtardı. ( Muhammed Ebu Zehra, İmam Şafii, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: 20-21.)

    Yeniden İlme Yönelmesi 

    İmam Şafii, başına gelen bu olaydan sonra valilikteki görevini bırakıp kendini yeniden ilme verdi. Okudu, okuttu; ders aldı, ders verdi. İnsanlar için fıkıhta ebedi eserini meydana getirdi. Bağdat'ta Muhammed ibnu Hasan'ın evinde konakladı. Onun eserlerini bizzat kendinden okudu. Böylece hem Irak'ın hem de Hicaz'ın fıkhını birleştirmiş ve çağın en büyük fakihlerinden ders almış oldu. Bu sayede, fıkıh ilminin kurallarını tespit edecek kadar yüksek bir mertebeye ulaştı. Bu konuda muvafık ve muhalif herkes onun bu mevkiini tanıdı. Böylece onun ünü her tarafa yayıldı, itibarı yükseldi ve nihayet, hakkıyla imamlık mertebesine ulaştı. 

    Bağdat'ta oturduğu sıralarda Iraklılarla fıkhi münakaşalar yapar ve kendisini İmam Malik'in talebesi sayardı. Muayyen bir metot ortaya koymazdı. İmam Muhammed dışında, yaşça kendisine denk olanlarla tartışırdı. İmam Muhammed'i ise kendisinin hocası olarak görüyor, onunla tartışmaya girmekten çekiniyordu. Şafiî, Muhammed b. Hasan'dan ilim aldı. Onun kitaplarını okudu, on¬dan nakletti, bu nakil ettiklerini kaydetti. 

    Kendisi şöyle demiştir: “Muhammed b. Hasan'dan bir deve yükü ilim aldım, hepsi de bizzat ondan duyduklarımdır. “Onu çok Öger, ilmini çok takdir ederdi. Onun hakkında şöyle derdi: "İncelenmesi gereken bir mezhep sorulduğu vakit yüzünü çatmayan tek bir kişi görmedim, ancak Muhammed b. Hasan Öy¬le değildi." Şafiî ondan Hadis de rivayet etti, ondan yalnız Rey fıkhını almakla iktifa etmedi.

    İmam Şafii daha sonra Mekke'ye döndü ve Harem-i Şerifte ders vermeye başladı. Hac mevsimi gelince nice büyük âlimler onunla görüşür, onu dinlerlerdi. İşte bu esnada Ahmed ibnu Hanbel de onunla görüştü. Artık Şafii'nin şahsiyeti yepyeni bir fıkıhla ortaya çıkmıştı. Bu, ne yalnız Medine ehlinin fıkhı idi, ne de yalnız Irak ehlinin. Belki de her ikisinden de alınmış yeni bir fıkıh ki, kitap ve sünnet ilminin olgunlaştırdığı, Arapçayı ve insanların ahvalini iyi bilmesinin perçinlediği, kıyas ve Rey’in geliştirdiği parlak bir aklın hulasasıdır. 

    İmam Şafii, Mekke ve Bağdat arasında gidip geliyor, büyük üstatlarından almış olduğu emsalsiz ilimle kendi üstün zekâsını kullanarak ortaya koymuş olduğu yeni bir fıkhı insanlara aktarıyor, onları bilgilendirmeye çalışıyordu. Etrafında toplanan cemaat bu büyük ilim deryasını can kulağıyla dinliyor, anlattıklarını benimsiyorlardı. 

    Fakat halk tabakasından bazı kişiler ve görüşler, aşırıya giderek İslam'la çelişen durumlara düşmüşlerdi. Bu yüzden İmam Şafii, görüşlerin birbiriyle çarpıştığı ve boğuştuğu Irak'ın gürültülü hayatından uzak kalmak maksadıyla uzun bir süre Mekke'de oturmayı tercih etti. 

    Mekke'deki bu ikameti dokuz yıl kadar sürdü İmam Şafii, H. 195 yılında 45 yaşlarındayken yeniden Bağdat'a dönmüştür. Bu ikinci gelişidir Bu gelişinde Bağdad'da iki sene kaldı.  Bu sırada Bağdat İslam âleminin önemli bir ilim merkezi idi. Burada bulunan âlimler, imam-ı Şafii'ye hürmet göstermiş ve ilim talebeleri onun etrafında toplanmıştır.  Ebu Ubeyd şöyle demiştir: İmam-ı Şafii'den duydum, buyurdu ki, "İmam-ı Muhammed'den öğrendiğim meselelerle ve ilimle, bir deve yükü kitap yazdım. Eğer o olmasaydı ilim kapısının eşiğinde kalmıştım. Bütün insanlar ilimde, Irak âlimlerinin, Irak âlimleri de Kufe âlimlerinin çocuklarıdır. Onlar da Ebu Hanife'nin çocuklarıdır." Yani bir babanın çocukları için lazım olan nafakayı kazanıp, çocuklarını beslemesi gibi, İmam-ı A’zam Ebu Hanife hazretleri de kendinden sonrakileri böylece ilimle beslemiş ve doyurmuştur. 

    Bağdat âlimleri dahi ondan ders almışlardır. Daha önce Mekke'de imam-ı Şafii ile görüşen ve ondan hadis dinleyen Ahmed bin Hanbel talebe olmuş, onun üstünlüğüne hayran kalmıştır. H. 187'de Mekke'de ve 195'te Bağdat’ta İmam Ahmet b. Hanbel (Ö.H.241/M.855) ile buluştu. Ondan Hanbelî fıkhını ve usulünü, Kur’an’ın nâsih ve mensuhunu öğrendi. Bağdat’ta onun eski mezhebinin esaslarını ihtiva eden "el-Hucce" adli eserini yazdı. Yine imam-ı Şafii ile emsal olan İshak bin Raheveyh ve benzerleri ondan ilim tahsil etmiştir. Herkes onun dersine koşuyor ve verdiği fetvalara hayran kalıyordu. Ders ve fetva vermekte uyguladığı usul, geniş olarak açıkladığı istinbat (kaynaklardan hüküm çıkarma) usulü olan, usul-i fıkıh ilmi idi. 

    O buna göre açıklamalarda bulunuyordu. Güzel ve açık konuşması, ifade ve izah tarzı, münazara kuvveti ve tesir bakımından çok güçlü idi. İmam-ı Şafii Bağdat’ta bulunduğu sırada (el-Kitab-ül Bağdadiye) adını verdiği eserini yazdı. 

    İmam-ı Şafii hazretleri, ilim, züht, marifet, zekâ, hafıza ve nesep bakımlarından zamanındaki âlimlerin en üstünü idi. On üç yaşında iken, Harem-i şerif de "Bana istediğinizi sorunuz" derdi. On beş yaşında iken fetva verirdi. Zamanının en büyük âlimi olan ve üç yüz bin hadis-i şerifi ezbere bilen imam-ı Ahmet bin Hanbel, ondan ders almaya gelirdi. Çok kimse imam-ı Ahmet’e, "Böyle büyük bir âlim iken, karşısında nasıl oturuyorsun?" dediklerinde, "Bizim ezberlediklerimizin manalarını o biliyor. Eğer onu görmeseydim, ilmin kapısında kalacaktım. O, dünyayı aydınlatan bir güneştir, ruhlara gıdadır" derdi. Bir kere de, "Fıkıh kapısı kapanmıştı. Allah’u Teâlâ, bu kapıyı, kullarına imam-ı Şafii ile tekrar açtı" dedi. Bir kere de, "İslamiyet’e, şimdi Şafii'den daha çok hizmet eden birini bilmiyorum" dedi. İmam-ı Ahmed yine buyurdu ki: (Allah’u Teâlâ her yüzyılda bir âlim yaratır, benim dinimi, herkese onun ile öğretir) hadis-i şerifinde bildirilen âlim, imam-ı Şafii'dir. 

    Hadis-i şerifte (Kureyş'e sövmeyiniz. Zira Kureyşli bir âlim, yeryüzünü ilimle doldurur) buyuruldu. İslam âlimleri bu hadis-i şerif, imam-ı Şafii'nin geleceğini bildirmiştir, demişlerdir.

    İmam-ı Ahmet bin Hanbel'in oğlu Abdullah, babasının imam-ı Şafii'ye çok dua ettiğini görerek sebebini sorunca: "Oğlum, imam-ı Şafii'nin insanlar arasındaki yeri, gökteki güneş gibidir. O, ruhların şifasıdır" demiştir. Bir seferinde de; "Eline kalem kâğıt alan herkesin imam-ı Şafii'ye şükran borcu vardır" demiştir.

    İmam Şafii, müstakil mutlak müçtehit idi. Hicazlılar'ın ve Iraklıların fıkhını kendinde toplamıştı. Ahmet b. Hanbel onun için; "Allah'ın kitabı ve Resulünün sünnetinde insanların en fakihi idi"; "Eli hokka ve kalem tutup da, boynunda Şafi’nin minneti olmayan kimse yoktur" demiştir. Şafii mezhebinin usulü kitap, Sünnet, icma ve kıyasa dayanmaktadır. Şafii, Kitap ve Sünnet ‘in te'vile muhtaç kısımlarını doğru tevil etmek için Arapçanın, yapılan te'vile müsait bulunmasını ve Kitap, Sünnet ve Icma kaynaklarında, anlaşılan manayı takviye eden bir delilin bulunmasını şart koşar.

    İmam-ı Şafii hazretlerinin rivayet ettiği hadis-i şerifler, Sahih-i Müslim'de, Sünen-i Ebi Davud, Sünen-i Tirmizi, Sünen-i Nesai, Sünen-i ibni Mace ve Sahih-i Buhari'nin ta'likatında yer almıştır. 

    Sonra H.198 senesinde tekrar Bağdat’a gelerek bu defa birkaç ay oturdu. Sonra Mısır'a gitmeğe karar verdi ve Mısır'a yollandı. 199 yılında Mısır'a ulaştı. Bağdat’taki siyasi ve fikri kargaşalıklar sebebiyle Mısır'a gidip, ömrünün sonuna kadar orada kalmıştır. İmam-ı Şafii, İmam-ı Malik'in ve İmam-ı A'zamın talebesi imam-ı Muhammed'in derslerine devam ederek, İmam-ı A'zamın ve imam-ı Malik'in içtihat yollarını öğrenip, bu iki yolu birleştirdi ve ayrı bir içtihat yolu kurdu.

    Kendisi çok beliğ, edip olduğundan, ayet-i kerimelerin ve hadis-i şeriflerin ifade tarzına bakıp, kuvvetli bulduğu tarafa göre hüküm verirdi, iki tarafta da kendi usulüne göre kuvvet bulamazsa, o zaman kıyas yolu ile içtihat ederdi. Böylece Müslümanların ibadetlerinde ve işlerinde uyacakları bir yol göstermiştir. Onun kendi usulüne göre şer'i delillerden çıkardığı hükümlere, yani gösterdiği bu yola "Şafii Mezhebi" denildi. Ehl-i sünnet itikadında olan Müslümanlardan, amellerini yani ibadet ve işlerini, bu mezhebin hükümlerine uyarak yapanlara "Şafii" denir.

    Onun ilmî ve edebî şahsiyeti yanında, takvası, olgun karakteri ve güzel ahlakı da zikredilmesi gereken hususlardandır. Kendisine Siffin meselesi, sorulunca su anlamlı cevabı vermişti: "Ömer b. Abdülaziz’e Siffîn'de ölenler sorulunca o; "Allah’ın elimi bulaşmaktan koruduğu kanlardır" demişti. Simdi ben de dilimi bu kana bulaştırmak istemiyorum.”

    O'nun haberi vahidin delil olmasıyla ilgili, dayandığı çeşitli deliller vardır. Bunlardan birinde Hz. Peygamber (s.a.v)'in söyle buyurduğunu rivayet eder: "Benim sözümü dinleyip belleyerek ezberleyen ve olduğu gibi başkasına duyuran kimsenin Allah yüzünü ağartsın. Bazen fıkıh hâmili, fakih olmayana nakleder, içlerinde kendisinden daha fakih olan kimseye nakleder..." (Ebû Dâvud, Ilm, i0; Tirmizî, Ilm, 7; Ibn Mâce, Mukaddime,8). 

    Bu hadisi aktardıktan sonra İmam Şafii görüşünü şöyle açıklar: "Mademki Hz. Peygamber(s.a.v), sözlerini dinleyip bellemeğe ve onları başkalarına duyurmağa davet etmiştir. Bunu yerine getiren kimse ister bir kişi olsun, ister cemaat olsun, O'nun davetine icabet etmiş sayılır. Hz. Peygamber'den rivayet eden kimse bir kişi de olsa güvenilir ve âdil olmak şartıyla rivayeti makbuldür."

    İmam-ı Şafii(r.a)Yetiştirdiği Öğrenciler

    İmam-ı Şafii'nin üstün şahsiyetine ve yüksek ilmine hayranlık duyarak, ondan ders alıp ilim öğrenen talebelerinden bir kısmı şunlardır: Ahmet bin Hanbel, İshak bin Raheveyh, ez-Zaferani, Ebu Sevr İbrahim bin Halid, Ebu İbrahim Müzeni, Rebi' bin Süleyman-ı Muradi gibi birçok âlim.

    Daha sonraki asırlarda, Şafii mezhebinde yetişmiş âlimlerden meşhur olanlardan bazıları da şunlardır: Hadis âlimlerinden imam-ı Nesai, kelam (akaid) âlimlerinden Ebul-Hasen-i Eşari, imam-ı Maverdi, imam-ı Nevevi, imam-ül-Haremeyn Abdülmelik bin Abdullah, imam-ı Gazali, İbni Hacer-i Mekki... Kaffal-ı Kebir, İbni Subki, imam-ı Suyuti v.b.İmam-ı Nesai'nin (Sünen)'i meşhurdur, imam-ı Eşari, Ehl-i sünnetin itikaddaki iki imamından biridir. Hocalarının zinciri imam-ı Şafii'ye ulaşır.

    İmam Şafii Hicaz, Irak, Mısır ve diğer İslam beldelerinde çeşitli talebeler yetiştirmiştir. Yeni mezhebini Şafii’den alan Mısırlı beş öğrencisi şunlardır:

    1) Ebu Yakup Yusuf b. Yahya el-Büveydi (Ö. H. 231). Halife Me'mun'un çıkardığı "Halku'l-Kur'an" fitnesi yüzünden Bağdat’ta bir süre hapsedildi). Şafii, onu ders halkasına vekil olarak bırakmıştır. Şafii’nin sözlerinden derlediği ünlü bir özet eseri vardır.

    2) Ebu İbrahim İsmail b. Yahya el-Müzenî (Ö. H. 266): Şafii mezhebine göre yazılmış çeşitli eserleri vardır. Mebsût adı verilen "el-Muhtasaru'l Kebîr" ve "el-Muhtasaru's-Sagîr" bunlardandir. Irak, Şam ve Horasan'dan pek çok ilim talibi ondan yararlanmıştır.

    3) Ebu Muhammed er-Rabi' b. Süleyman b. Abdil Cebbar el-Muradi (Ö.H. 270): İmam Şafii’nin kitaplarının ravisidir. Amr b. el-Âs Câmiinde (Fustat Câmii) müezzindi. Şafii’nin er-Risâle, el-Ümm ve diğer kitapları, el-Murâdî kanalıyla bize ulaşmıştır.

    4) Harmele b. Yahya b. Harmele (Ö.H. 266): İmam Şafii’den er-Rabî'in rivayet etmediği kitapları nakletti. Kitabü's-Surût, Kitabü's-Sünen, Kitabü'n-Nikâh ve Kitâbü'l-Ibil ve'l-Ganem ve Sifatühâ ve Esnânühâ bunlar arasında sayılabilir.

    5) Muhammed b. Abdillah b. Abdilhakem (Ö.H. 268): İmam Mâlik'in de öğrencilerinden idi. Mısırlılar onu diğer fakihlerden üstün kabul ediyordu. Daha sonra Şafii’nin görüşlerini bırakarak İmam Mâlik'in içtihatlarıyla amel etmeye başladı.

    Menkıbeleri ve Methi:

    Süfyan-ı Sevri şöyle demiştir: "İmam-ı Şafii'nin aklı, zamanındaki insanların yarısının akılları toplamından fazladır." 

    Abdullah-i Ensari buyurdu ki: "İmam-ı Şafii'yi çok severim. Çünkü evliyalıkta hangi makama baksam, onu herkesin önünde görüyorum. “Az yer, az uyurdu. "On altı senedir, doyasıya yemek yemedim" buyurdu. Sebebi sorulunca, "Çok yemek bedene ağırlık verir, kalbi zayıflatır, anlayışı, idraki azaltır, çok uyku getirir ve böylece insanı ibadetten alıkoyar. Kulluğun başı az yemektir" buyurdu.

    İmam-ı Şafii'nin siması, gayet güzel ve sevimli idi. Üstün bir zekâya ve kabiliyete sahip idi. Peygamber(s.a.v) Efendimizin sünnetine son derece riayet ederdi, ilmi, tevazusu, heybet ve vakarı ile kalplere tesir ederdi. Kur'an-ı kerim okurken dinleyenler kendinden geçerdi. Orta halli giyinirdi. Heybetli bir görünüşü vardı. O bakarken, yanındakiler su dahi içemezlerdi. Yüzüğünde, (el-bereketü fil-kana ‘ati) Bereket, kanaat etmektedir, yazılı idi.

    Harun Reşit, her sene Bizans imparatorundan vergi olarak çok para ve mal alırdı. Bir sene imparator, âlimlerle münakaşa etmek için ruhbanlar gönderdi: "Eğer bizi yenerlerse onlara vergilerimizi vermeye devam edeceğiz. Yok, biz yenersek vermeyiz" dedi. Dört yüz Hristiyan Papaz geldi. Halife, bütün âlimlerin Dicle kenarında toplanmasını emretti. İmam-ı Şafii'yi çağırarak, Hristiyan ruhbanlara sen cevap ver dedi. Herkes Dicle kenarında toplandı. İmam-ı Şafii seccadeyi omzuna alıp nehre doğru gitti. Seccadeyi nehre atıp üzerine oturdu ve "Benimle münakaşa etmek isteyenler buraya gelsin" dedi.

    Bu hali gören ruhbanların hepsi Müslüman oldu. Bizans imparatoru, adamlarının imam-ı Şafii'nin elinde Müslüman olduğunu öğrenince; "İyi ki, o buraya gelmedi. Yoksa buradakilerin hepsi Müslüman olurdu, kendi dinlerini bırakırlardı" dedi.

    Bir kere ders verirken, ders esnasında on defa ayağa kalktı. Sebebini sorduklarında, buyurdu ki:"Seyyidlerden bir çocuk, kapının önünde oynuyor. Kapının önüne gelip, kendisini gördüğüm zaman, ona hürmeten ayağa kalkıyorum. Resulullahın torunu ayakta dururken oturmak reva değildir."

Şafii’nin mezhebi; Mısır, Güney Arabistan, Doğu Afrika, Doğu Anadolu, Seylan, Endonezya, Cava, Filipinler, Malaya, Mâveraü'n-Nehir ve Horasan gibi yerlerde yayılmıştır (ez-Zühaylî,i.şafi., I, 37.; Hamdi Döndüren, i.şafis. 78.).

    Vefatı

    İmam-ı Şafii(r.a)Hazretleri bir gece rüyasında Âdem peygamber(a.s) ölmüş, halk onun cenazesini götürüp namaz kıldıklarını gördü ve uyandı. Bu rüyayı tabirciye sordu. Tabirci:

    "Âdemden murat ilimdir, nitekim Kur’an'ı Kerim, Sure-i Bakaranın 31. Ayetindeki bu husus buyrulur: Bir ulu kişi dünyadan gidecek" dedi. Şafi hazretleri onu kendine yordu. Üç gün geçmeden vücudu şerifi Hakka ulaştı.

    İmam-ı Şafii hazretleri, din-i İslam’a hizmet uğrunda tükettiği hayatının son anlarını, Kur'an-ı kerimi dinleyerek geçirmiştir, ömrünün sonuna kadar her gün bir hatim olmak üzere, ayda otuz hatim okurdu. Ramazan-ı şerifte ise gece ve gündüz birer hatim olmak üzere, altmış hatim okurdu. Artık vefatının yaklaştığı sırada takatsiz düşmüştü, önceki gibi okuyacak durumda değildi. Fakat okuyan birinden dinlemek arzu ediyordu. O bu halde iken, talebesi Ebu Musa Yunus bin Abdül-a'la’ya okutup, huşu içinde dinliyordu.

    Son nefeslerini vermek üzere iken, halini sordular. "Dünyadan göçüyorum. Artık ondan ayrılıyorum. Ümit şerbetini içiyorum. Kerim olan Rabbime gidiyorum" buyurdu. 

    Vefatı İslam âlemi için büyük bir kayıp oldu. Duyulduğu her yerde, derin üzüntü ve gözyaşları ile karşılandı. 

    Yıkanmasını vasiyet ettiği kişiyi çağırdılar. Geldi Şafii'nin yetmiş bin kızıl altın borcu varmış, hepsini ödedi. “Benim yıkamaklığım budur, onun vasiyetinden muradı şerifi budur" dedi.

    İmam Şafii(r.a)Hazretleri, Mısır'da mayasıl hastalığına yakalanmış aşırı kan kaybından dolayı 20 Ocak 820'ye rastlayan Hicri 204 yılı Recep ayının son gecesi 54 yaşında iken vefat etti. . Kabri kazılırken etrafa misk kokusu yayıldı. Orada bulunanlar bu kokunun tesirinde kalıp, kendilerinden geçtiler.  Mısır, Kahire’de Mukattam dağının eteğinde Kurafe kabristanına defnedildi. 

    Daha sonra kabri üzerine bir türbe yapılmıştır. Türbesi üzerindeki şimdiki muhteşem kubbe, Eyyubi sultanlarından el-Melik el-Kaim tarafından; H.608 -M. 1211 yılında yapılmıştır. Selahaddin Eyyubi tarafından da, türbesinin yanına büyük bir medrese yaptırılmıştır. (Yâkût, Mu'cemü'I-Ü'debâ, c. XVII, s. 304.)

    Kıymetli sözlerinden ve nasihatlerinden bir kısmı şunlardır: 

    "Allah’u Teâlâ’yı bilen necat (kurtuluş) bulur. Dininde titizlik gösteren, kötülüklerden kurtulur. Nefsini ıslah eden saadete kavuşur.”

    "Kim şu üç şeyi yaparsa imanı kâmil olur:

    1- Emr-i bil-maruf yapmak, yani Allah’u Teâlâ’nın emirlerini yapmak ve yaymak.

    2- Nehy-i anil-münker yapmak, yani Allah’u Teâlâ’nın yasaklarını yapmamak ve yapılmaması için uğraşmak.

    3- Her işinde Allah’u Teâlâ’nın dinde bildirdiği hudutlar içinde bulunmak.” 

    “Dünyada zahit ol, dünya malına bağlanma! Ahireti isteyici ol, onun için çalış! Her işinde Allah’u Teâlâ’yı hatırla. Böyle yaparsan, kurtulmuşlardan olursun. Ruhsat ve teviller ile uğraşan âlimden fayda gelmez.”

    “Senden daha çok malı ve parası olan kimseyi kıskanma. O malına ve parasına hasretle ölür. İbadeti ve itaati çok olan kimselere gıpta et. Yaşayanlar da sonunda ölecekleri için, onların dünyalıklarına özenmeye değmez.”

    “İnsanları tamamen razı ve memnun etmek çok zordur. Bir kimsenin bütün insanları kendinden hoşnut etmesi mümkün değildir. Bunun için kul, daima Rabbini razı ve memnun etmeye bakmalı, ihlas sahibi olmalıdır.”

    "İlmi, kibirlenmek, kendini büyük görmek için isteyenlerden hiçbiri felah bulmuş değildir. Ama ilmi tevazu için, âlimlere ve insanlara hizmet için isteyen, elbette felah bulur, kurtulur."

    "Hiçbir kimse yoktur ki, dostu ve düşmanı olmasın. Mademki böyledir, o halde Allah’u Teâlâ’ya itaat edenlerle beraber bulun, onları sev."

    Biri İmam-ı Şafii’den nasihat isteyince buyurdu ki: “Senden daha çok malı ve parası olan kimseyi kıskanma. O malına ve parasına hasretle ölür. İbadeti ve taatı çok olan kimselere gıpta et. Yaşayanlar da sonunda ölecekleri için, onların dünyalıklarına özenmeğe değmez.”

    “Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ve Ashabının yolunda olmayanı havada uçar görsem, yine doğruluğunu kabul etmem.”

    “Herkese akıllı denmez. Akıllı kimse, kendisini her türlü kötülükten koruyandır.”

    Kalbine ilahi bir nur penceresinin açılmasını isteyen şu dört şeyi yapsın:

    1- Günün belli bir vaktinde yalnız kalsın ve huzura dalsın.

    2- Midesini pek fazla doyurmasın.

    3- Sefih kimselerle düşüp kalkmağı bıraksın, kötü kimselerle düşüp kalkmasın.

    4- İlimleriyle yalnız dünyalık arzu eden kimselere yaklaşmasın.”

    “Dünyayı ve Yaratanını bir arada sevdiğini söyleyen kimse yalancıdır.”

    “Hiç bir vakit yoktur ki, ilim mütalaası, hüzün ve kederi yok etmesin, ilmi mütalaa, kalbin en ince ve en gizli noktalarını harekete geçirir, insanda yüce duygular uyandırır.”

    “Sadık dost, arkadaşının hüzün ve sevinçte ortağı olandır.”

    “İki kişinin, darıldıktan sonra birbirinin ayıplarını ortaya çıkarması, münafıklık alametidir”.

    “Haksız sözleri tasdik eden, dalkavuk ve ikiyüzlüdür.”

    “Sadık dost, arkadaşının ayıplarını görünce ihtar eder, ifşa etmez.”

    İbret almak istersen, hata sahibi kişilerin akıbetlerine bak da kalbini topla.

    Dünya sevgisi ile Allah sevgisini bir arada toplarım iddiasında bulunmak, yalandır.

    Âlimlerin güzelliği, nefslerini ıslah etmeleridir, ilmin süsü, şüpheli şeylerden sakınmak, yumuşak olup, sertlik göstermemektir.

    -Dünya işlerinde bir darlığa ve sıkıntıya düşen kimse, ibadete yönelmelidir.

    -Gururlanıp böbürlenmek, adi ve bayağı kimselerin vasfıdır.

    -Hizmet edene, hizmet edilir.

    -Dostlar ile yapılan sohbetten sevimli bir hareket yoktur. Dostların ayrılığı kadar da gam ve keder veren şey yoktur.

    -İlmi sevmeyende hayır yoktur. Böyle kimselerle dostluk ve bağlılığını kes. Çünkü, ilim kalblerin hayatı, gözlerin aydınlığıdır.

    -Sadık dost ve halis kimya az bulunur, hiç arama.

    -Bütün düşmanlıkların aslı, kötü kimseler ile dostluk etmek ve onlara iyilik yapmaktır.

    -İlim öğrenmek, nafile ibadetten üstündür.

    -Kendini bilmeyene ilim öğreten, ilmin hakkını zayi etmiş olur. Layık olandan ilmi esirgeyen de, zulmetmiş olur.

    -Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)den sonra insanların en üstünü Hz. Ebu Bekir, sonra Hz. Ömer, sonra Hz. Osman, sonra Hz. Ali’dir. (radıyallahü anhüm)

    -İlim öğrenmek için üç şart vardır: Hocanın maharetli, talebenin zeki olması ve uzun zaman.

    -İlim iki kısımdır; birincisi ilm-i edyan, (nakli ilimler), din bilgileri, ikincisi ilm-i ebdan (akli ilimler) fen bilgileridir.

    -Kimin düşüncesi, arzusu, maksadı yemek içmek (dünya) ise; kıymeti, bağırsaklarından çıkardığı kazurat kadardır.

    -Dünyada en huzursuz kimse, kalbinde hased ve kin taşıyanlardır.

    -Başkalarını senin yanında çekiştiren, senin bulunmadığın yerde de seni çekiştirir.

    -Kanaatkâr olmak, rahatlığa kavuşturur.

    -Sırrını saklamasını bilen, işinin hâkimidir.

    Eserleri:

    Ömrünü ilim öğrenmek, öğretmek ve eser yazmak suretiyle, İslamiyet’e hizmet yoluna sarf eden imam-ı Şafii hazretlerinin pek çok kıymetli eseri vardır.     Bazıları şunlardır:

    1) El-Ümm: Fıkıh ilmine dair olup, imam-ı Şafii’nin ictihad ederek bildirdiği meseleleri ihtiva eden bir eseridir. Yedi cilt olarak basılmıştır. 

    2) Kitab-üs-Sünen vel-Müsned: Hadis ilmine dairdir. 

    3) Er-Risale fil-Usul: Usul-i fıkha dairdir. Usul-i fıkhın kitap halinde yazıldığı ilk eserdir. 

    4) El-Mebsut.5) Ahkâm-ül-Kur’an.6) İhtilaf-ül-Hadis.7) Müsned-üş-Şafii.8) El-Mevâris.9) El-Emali el-Kübra.10) El-Emali es-Sagir.11) Edeb-ül-Kadi.12) Fedail-i     Kureyş.13) El-Eşribe.14) Es-Sebku ve’r-Remyü.15) İsbat-ün-Nübüvve ve Reddi alel-Berahime


Etiketler: İmam-ı Şafi (r.a) Kimdir Hayatı Eserleri Sözleri Vefatı, mezhep imamları, mezhepler, imam-ı şafi kimdir, imam şafi kimdir

Not: HTML'e dönüştürülmez!
    Kötü           İyi
Benzer Konular