Mekteb-i Derviş | İslam

TEVEKKÜL VE TESLİMİYET ÖRNEKLERİ

KUR'AN'DA TEVEKKÜL VE TESLİMİYET İLE İLGİLİ AYETLER

Deveni Önce Bağla Sonra Tevekkül Et

Bir bedevî:

“–Yâ Rasûlâllah! Hayvanımı bağlayıp da mı tevekkül edeyim yoksa bağlamadan mı?” diye sormuştu. Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- cevâben:

“–Önce bağla, sonra tevekkül et!” buyurdu. (Tirmizî, Kıyâmet, 60/2517)

Peygamberimizin Tevekkül Duası

Ümmü Seleme -radıyallâhu anhâ-’annemizin bildirdiğine göre, Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- evinden her çıktığında muhakkak yüzünü semâya çevirir ve şöyle duâ ederdi:

 “Bismillâh! Allâh’a tevekkül ettim. Allâh’ım! Dalâlete düşmekten ve başkaları tarafından dalâlete sürüklenmekten, kaymaktan ve kaydırılmaktan, haksızlık yapmaktan ve haksızlığa uğramaktan, câhilce davranmaktan ve câhillerin davranışlarına muhâtap olmaktan Sana sığınırım.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 102-103/5094; Tirmizî, Deavât, 35)

Peygamberimizin Tevekkülü

Bir sefer esnâsında, öğle vakti ağaçlık bir vâdiye geldiklerinde Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- askerlerine istirahat vermiş, mücâhitler de gölgelenmek üzere çevreye dağılmışlardı. Allah Rasûlü, Semüre denilen sık yapraklı bir ağaç altında istirâhate çekilmiş, kılıcını da ağaca asmıştı.

Hâdisenin bundan sonraki seyrini Câbir -radıyallâhu anh- şöyle anlatıyor:

“Biraz uyumuştuk ki Allah Rasûlü’nün bizi çağırdığını işittik ve hemen koştuk. Yanında bir bedevînin olduğunu gördük. Peygamber -aleyhissalâtü vesselâm- şöyle buyurdu:«–Ben uyurken bu bedevî kılıcımı almış. Uyandığımda kılıç kınından sıyrılmış vaziyette elindeydi. 

Bana:“–Şimdi Sen’i benim elimden kim kurtaracak?” dedi.

 Ben de üç defa:“–Allâh!” cevâbını verdim.»” (Buhârî, Cihâd, 84, 87; Müslim, Fedâil, 13)

Fahr-i Kâinât Efendimiz, ölümle yüz yüze geldiği hâlde, Allah’u Teâlâ’ya tevekkülü sâyesinde hiç korku duymamış ve kendisinden emin bir şekilde “Beni Allâh kurtaracaktır!” cevâbını vermiştir. Bunun üzerine bedevînin elinden kılıcı düşmüş ve teslim olmuştur. Âlemlerin Efendisi, canına kasteden bu bedevîyi cezâlandırmamış, ona İslâm’ı anlatıp müslüman olmasını teklif etmiştir. Bu ulvî davranış karşısında âdeta eriyen bedevî, kavminin yanına döndüğünde:“–Ben insanların en hayırlısının yanından geliyorum.” demekten kendini alamamıştır. (İbn-i Kesîr, el-Bidâye, IV, 87)

Mağarada Teslimiyet

Ebû Bekir es-Sıddîk, -radıyallâhu anh- anlatıyor:(Hicret yolculuğunda) Rasûlullâh ile mağaradayken, tepemizde dolaşıp duran müşriklerin ayaklarını gördüm ve:“–Ey Allâh’ın Rasûlü! Eğer şunlardan biri eğilip aşağıya bakacak olursa mutlakâ bizi görür.” dedim.

Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu:“–Üçüncüleri Allâh olan iki kişiyi sen ne zannediyor (ve haklarında neler düşünüyor)sun, ey Ebû Bekir?!” (Buhârî, Tefsîr, 9/9; Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe, 1)

Efendimizin Tedbir ve Tevekkülü

İsmet bin Mâlik -radıyallâhu anh-:“«…Allâh Sen’i insanlardan korur…» (el-Mâide, 67) âyet-i kerîmesi nâzil oluncaya kadar Allah Rasûlü’nü geceleri korurduk.” demiştir. (Süyûtî, Lübâbu’n-Nukûl, I, 148)

Hz. Âişe(r.anha) vâlidemiz de şöyle anlatır: Bir gece Rasûlullâh Efendimiz’in uykusu kaçtı. Ben:“–Ne oldu ey Allâh’ın Rasûlü?” dedim.

“–Bu gece bizi muhâfaza edecek sâlih bir zât yok mu?” buyurdu. Biz bunları konuşurken dışarıdan kılıç şakırtısı geldi. 

Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:“–Kim o?” dedi. 

Bir ses:“–Sa’d ve Huzeyfe, ey Allâh’ın Rasûlü! Sen’i korumak üzere geldik.” dedi. Daha sonra Rasûlullâh -aleyhissalâtü vesselâm- uyudu. Hattâ düzenli bir şekilde nefes alışını işittim. Bunun üzerine; «…Allâh Sen’i insanlardan korur…» (el-Mâide, 67) âyet-i kerîmesi nâzil oldu.

 Hazret-i Peygamber çadırdan başını çıkarıp:“–Ey insanlar, artık gidebilirsiniz. Çünkü beni Allâh korumaktadır.” buyurdu.( Vâhidî, Esbâbü Nüzûli’l-Kur’ân, thk: Kemâl Besyûnî Zağlûl, Beyrut 1990, s. 204-205.)

Fahr-i Kâinât Efendimiz tedbîrini alır, sonra da Allâh’a tevekkül ederdi. Cenâb-ı Hak, kendisini muhâfaza etmeyi vaad ettikten sonra ise hiçbir endişe duymadan Allah Teâlâ’ya tevekkül etmiştir.

Peygamberimiizn Allah Teâlâ’ya Olan Tevekkül ve Teslîmiyeti

Ebû Saîd el-Hudrî -radıyallâhu anh-’ın anlattığına göre, bir adam Rasûl-i Ekrem Efendimiz’e gelerek, kardeşinin, mîdesinden rahatsız olduğunu söyledi. Peygamber -aleyhissalâtü vesselâm-:“–Ona bal şerbeti içir!” buyurdu. 

Adam denileni yaptı. Bir müddet sonra tekrar gelip:“–Bal şerbeti içirdim, ancak onun rahatsızlığını artırmaktan başka bir işe yaramadı.” dedi. Adam, bu minvâl üzere üç defa gidip geldi.

Sonunda Efendimiz:“–Şüphesiz Allâh doğru söylemekte, kardeşinin karnı ise yalan söylemektedir.” buyurdu. Sonra o kimse bir kere daha bal şerbeti içirdiğinde kardeşi şifâ buldu. (Buhârî, Tıb, 4; Müslim, Selâm, 91)

Bu sözüyle Allah Rasûlü, “Balda insanlar için şifâ vardır.” (en-Nahl, 69) âyetinde ifâde buyrulan hakîkate işâret ederek Allah’u Teâlâ’ya olan tevekkül ve teslîmiyetini ortaya koymuştur. Daha sonra sahâbî de tevekkül ve teslîmiyete sığınarak murâdına ermiştir.

Allâh bize yeter, O ne güzel vekîldir!

Abdullâh bin Abbâs Hazretleri’nin rivâyetine göre:“Allâh bize yeter, O ne güzel vekîldir.” sözünü İbrâhim -aleyhisselâm-, ateşe atılırken söylemiştir. Peygamberimiz de bu sözü; “Müşrikler size karşı toplandılar, başınızın çâresine bakınız!” denildiğinde söylemiştir. Bunun üzerine müslümanların îmanları artmış ve hep birlikte; “Allâh bize yeter, O ne güzel vekîldir!” diyerek, Allâh’a karşı büyük bir teslîmiyet örneği sergilemişlerdir.( Buhârî, Tefsîr, 3/13.)

Cenâb-ı Hak bu tevekkül ehli müslümanları şöyle medheder:

“Bâzı münâfıkların müslümanlara; «Düşmanlarınız size hücûm için hazırlandılar; aman onlardan sakının!» demeleri, onların îmanlarını bir kat daha artırdı ve; «Allâh bize yeter, O ne güzel vekildir!» dediler. Bunun üzerine onlara hiçbir zarar dokunmadan, Allâh’ın nîmet ve ikramlarıyla döndüler. Böylece Allâh’ın rızâsına da uymuş oldular. Allâh büyük kerem sâhibidir.” (Âl-i İmrân, 173-174) (Vâhidî, s. 135)

Hesapsız ve azapsız cennete girecekler

Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Cenâb-ı Hakk’ın tevekkül ehlini dünyâda ve âhirette muhâfaza edeceğini ve onların hesapsız ve azapsız cennete gireceklerini şu hadîs-i şerîfleriyle açıkça bildirmişlerdir:

“Geçmiş ümmetler bana gösterildi. Peygamber gördüm, yanında üç beş kişilik küçük bir grup vardı. Peygamber gördüm, yanında bir iki kişi bulunuyordu. Ve peygamber gördüm, yanında kimsecikler yoktu. Bu arada önüme büyük bir kalabalık çıktı. Kendi ümmetim sandım. Bana; «Bunlar Mûsâ’nın ümmetidir, Sen ufka bak!» dediler. Baktım, çok büyük bir karaltı gördüm. «İşte bunlar Sen’in ümmetindir. İçlerinden hesapsız ve azapsız cennete girecek yetmiş bin kişi vardır.» dediler.”

İbn-i Abbâs -radıyallâhu anhümâ- diyor ki:Söz buraya gelince Peygamber Efendimiz kalkıp evine gitti. Oradaki sahâbîler bu yetmiş bin kişinin kimler olabileceği hakkında konuşmaya başladı. Kimileri; “Bunlar peygamberin sohbetinde bulunanlar olmalı.” derken, kimileri de; “Bunlar İslâm geldikten sonra doğup, şirki tanımamış olanlardır.” dediler. Daha başka görüşler de ileri sürüldü. Onlar bu meseleyi tartışırken Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- oraya geldi. 

Ashâb:“–Hesapsız ve azapsız cennete gireceklerin kimler oldukları hakkında konuşuyoruz.” dediler. 

Bunun üzerine Nebî -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:“–Onlar büyü yapmayan, yaptırmayan, uğursuzluğa inanmayan ve Rab’lerine tevekkül edenlerdir.” buyurdu.

Bunu duyan Ukkâşe bin Mıhsan -radıyallâhu anh- yerinden fırlayarak:“–Beni de onlardan kılması için Allâh’a duâ et (yâ Rasûlâllah)!” dedi.

Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de:“–Sen onlardansın!” buyurdu... (Müslim, Îmân, 374; Buhârî, Rikàk, 50)

İbrahim Aleyhisselam'ın Tevekkül ve Teslimiyeti

Cenâb-ı Hak; Hazret-i İbrâhim, Hazret-i İsmâil ve Hâcer vâlidemizi, öyle büyük imtihanlardan geçirmiştir ki, nihâyetinde onlar birer teslîmiyet âbidesi olarak târihe geçmişlerdir. Cenâb-ı Hak bir mükâfât olarak onların teslîmiyetteki ihlâslarını, umre ve hac ibâdetleriyle ebedîleştirmiştir.

Allâh -celle celâlühû-, Hazret-i İbrâhim’i dost edinince melekler:“–Ey Rabbimiz! İbrâhim Sana nasıl dost olabilir? Nefsi, malı ve evlâdı var. Kalbi bunlara meyyâldir...” dediler. Müteâkıben şu ibretli manzaralara ve Hazret-i İbrâhim’in ağır imtihanlarına şâhid oldular:

Hazret-i İbrâhim -aleyhisselâm-, mancınıkla ateşe atılacağı zaman, melekler heyecanlandı. Bir kısmı, Hazret-i İbrâhim’e yardım etmek için Allah Teâlâ’dan izin istedi. Melekler, Hazret-i İbrâhim’e bir isteği olup olmadığını sordular.

 O ise:“–Dostla dostun arasına girmeyin!” buyurdu.

Daha sonra Cebrâîl -aleyhisselâm- geldi:“–Bana ihtiyâcın var mı?” diye sordu.

İbrâhim -aleyhisselâm-:“–Sana ihtiyâcım yok. O bana yetişir; O ne güzel Vekîl’dir!” buyurdu.

Nitekim Halîlullâh’ın bu yüce teslîmiyeti ve yalnız Hakk’a tevekkülü üzerine, O daha ateşin içine düşmeden Allah Teâlâ ateşe emretti:“...Ey ateş! İbrâhim’e serin ve selâmet ol!” (el-Enbiyâ, 69)

Bu emirle birlikte İbrâhim -aleyhisselâm-’ın düştüğü yer bir anda gülistâna döndü. Orada tatlı bir pınar kaynayıp akmaya başladı.

Hacer Annemizin Tevekkül ve Teslimiyeti

Peygamber Efendimiz şöyle anlatır:“İbrâhim -aleyhisselâm-, Hazret-i Hâcer ile henüz süt çağındaki oğlu İsmâil’i alıp Mekke’ye getirmişti... Hazret-i İbrâhim, âilesi ile oğlunu, yanlarına bir dağarcık hurma ve bir kırba su koyarak birçok hikmete binâen orada bıraktı. 

İbrâhim -aleyhisselâm- arkasını dönüp giderken Hazret-i Hâcer:«–İbrâhim! Bizi konuşup görüşecek bir kimsenin, yiyip içecek bir şeyin bulunmadığı bu vâdide, tek başımıza bırakıp da nereye gidiyorsun?» diye sordu. Bu soruyu birkaç defa tekrarladıysa da İbrâhim -aleyhisselâm- susuyordu.

Sonunda Hâcer vâlidemiz:«–Bunu böyle yapmanı sana Allâh mı emretti?» dedi. Bu defâ Hazret-i İbrâhim:«–Evet, Allâh emretti.» dedi. 

(Bu cevap üzerine rahatlayan Hâcer vâlidemizin dilinden, Allâh’a teslîmiyetin zirvesini gösteren) şu sözler döküldü:«–Öyleyse Allâh bizi korur, zâyî etmez!..»

Daha sonra geri döndü. İbrâhim -aleyhisselâm- da yürüyüp gitti. Kimsenin kendisini göremediği Seniyye mevkiine varınca, yüzünü Kâbe tarafına çevirdi, ellerini kaldırarak şöyle duâ etti:

«Ey Rabbimiz! Namazı dosdoğru kılmaları için ben, neslimden bir kısmını Sen’in Beyt-i Harem’inin (Kâbe’nin) yanında, ziraat yapılmayan bir vâdiye yerleştirdim. Artık Sen de insanlardan bir kısmının gönüllerini onlara meyledici kıl ve meyvelerden bunlara rızık ver! Umulur ki bu nîmetlere şükrederler.» (İbrâhim Suresi, 37)” (Buhârî, Enbiyâ, 9)

İsmail Aleyhisselam'ın Tevekkül ve Teslimiyeti

İsmâil -aleyhisselâm- koşup oynayacak yaşa gelmiş, hayâtının en sevimli çağını yaşıyordu. İbrâhim -aleyhisselâm-’ın, Allâh’a verdiği sözü yerine getirmesi için, oğlu Hazret-i İsmâil’i kurban etmesi lâzımdı. 

Hazırlıklarını yapıp yola çıktıklarında, melekler heyecanlandılar:“–Bir peygamber, bir peygamberi kurban etmeye götürüyor!” dediler.

İsmâil -aleyhisselâm- ise, babası Hazret-i İbrâhim’e:“–Ey babacığım! Emrolunduğunu yap! İnşâallâh beni sabredenlerden bulursun. Bıçağını iyi bileyle; hemen kessin; can vermek kolay olur... Bıçağı çekerken de yüzüme bakma! Belki babalık şefkati ile Allâh’a olan sözünü geciktirebilirsin. Benim üzüntüm, kendi elinle kurban ettiğin evlâdının acısını ve hasretini ömür boyu unutamayacak olmanadır…” dedi.

Baba-oğul, bu şekilde teslîmiyet deryâsında yüzerlerken, Cebrâîl -aleyhisselâm- yetişti. Bıçağı köreltti. Cennetten kurban edilecek koçu indirdi. (Bkz. Taberî, Târih, I, 275; İbn-i Esîr, el-Kâmil, I, 112; Hâkim, II, 606/4040)

Musa Aleyhisselam'ın Tevekkül ve Teslimiyeti

Cenâb-ı Hak, Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm-’ın tevekkül ve teslîmiyetini şöyle anlatır:“Şehrin öbür ucundan bir adam koşarak geldi:

«–Ey Mûsâ! İleri gelenler seni öldürmek için hakkında müzâkere yapıyorlar. Derhâl (buradan) çık! İnan ki ben, Sen’in iyiliğini isteyenlerdenim!» dedi.

Mûsâ etrâfını kontrol ederek endişe içinde oradan çıktı:«–Rabbim! Beni zâlimler gürûhundan kurtar!» dedi.” (Kasas Suresi, 20-21)

Mûsâ -aleyhisselâm- bu davranışıyla, hakîkî bir tevekkülün nasıl olması gerektiğini sergilemektedir:

Önce istişâre, sonra azim (karar), ardından tedbîr ve netîceyi Allâh’a havâle etmek, yâni duâ, teslîmiyet ve rızâ hâlinde olmak. İşte gerçek tevekkül!..

Hakîkî mütevekkil

Yemenliler hacca giderken yanlarına yol azığı almazlardı; böyle yapmanın tevekkül olduğunu zanneder:“–Biz Allâh’ın evini ziyârete gidiyoruz; O bizi doyurmaz mı?” derlerdi. Mekke’ye varınca da sâil durumunda kalırlardı. Bunun üzerine; “...Kendinize yol azığı hazırlayınız…” (el-Bakara, 197) âyeti nâzil oldu.

Çalışıp gayret etmeden işi tembelliğe vardıran, sonra da; “Biz tevekkül ehliyiz.” diyen kimseleri Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-; “Siz Allâh’a değil, başkalarının malına güvenen yiyicilersiniz. Hakîkî mütevekkil; toprağa tohumu attıktan sonra Allâh’a güvenen insandır.” diye azarlamıştır.( İbn-i Receb el-Hanbelî, Câmiu’l-Ulûm ve’l-Hikem, Ammân 1990, s. 650.)

Şahit olarak Allah yeter!

Ebû Hüreyre -radıyallâhu anh-’ın naklettiği şu hadîs-i şerîf pek ibretlidir: Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Benî İsrâîl’den bir zâtın şu güzel hâlini anlattı. O kişi, birisinden bin dinar borç istemişti. Kendisinden borç talep edilen kimse:

“–Bana şâhitlerini getir, onların huzûrunda vereyim, şâhid olsunlar!” dedi. İsteyen ise:

“–Şâhit olarak Allâh yeter!” dedi. Borç verecek olan kimse:

“–Öyleyse bana kefil getir.” dedi. Borç isteyen kişi:

“–Kefil olarak da Allâh yeter.” dedi. Borç verecek olan şahıs:

“–Doğru söyledin!” dedi ve belli bir vâde ile parayı ona verdi.

Adam deniz yolculuğuna çıktı ve ihtiyacını gördü. Sonra borcunu vâdesi içinde ödemek maksadıyla geri dönmek üzere bir gemi aradı, ama bulamadı. Çâresizlik içinde bir odun parçası alıp içini oydu. Bin dinarı, sâhibine hitâb eden bir mektupla birlikte oyuğa yerleştirdi. Sonra oyuğun ağzını kapayıp düzledi. Deniz kıyısına gelip:

“–Ey Allâh’ım! Biliyorsun ki, ben falandan bin dinar borç almıştım. Benden şâhid istediğinde ben; «Şâhid olarak Allâh yeter!» demiştim. O da şâhid olarak Sana râzı olmuştu. Benden kefil isteyince de; «Kefil olarak Allâh yeter!» demiştim. O da kefil olarak Sana râzı olmuştu. Ben ise şimdi, bir gemi bulmak için gayret ettim, ama bulamadım. Onu Sana emânet ediyorum!” dedi ve odun parçasını denize attı. Odun, denizde yüzüp giderek gözden kayboldu.

Bundan sonra adamcağız, oradan ayrılıp, kendini götürecek bir gemi aramaya devâm etti.

Bu arada borç veren kimse de, parasını getirecek gemiyi beklemekteydi. Gemi yoktu ama, içinde parası bulunan odun parçasını gördü. Onu evine odun yapmak üzere aldı. (Testere ile) parçalayınca para ve mektupla karşılaştı.

Bir müddet sonra borç alan kimse de (bir gemi buldu ve memleketine) döndü. (Odun parçası içinde gönderdiği parayı almamış olabileceği ihtimâli ile derhâl) bin dinarla borç aldığı adamın yanına geldi:

“–Paranı getirmek için aralıksız gemi aradım. Ancak beni getiren bu gemiden daha önce gelen bir gemi bulamadım.” dedi. Alacaklı:

“–Sen bana bir şeyler göndermiş miydin?” diye sordu.

“–Ben sana, daha önce bir gemi bulamadığımı söyledim.” dedi. Alacaklı:

“–Allah Teâlâ, odun parçası içerisinde gönderdiğin parayı senin yerine (bana) ödedi (yâni ihlâsın mukâbili Cenâb-ı Hak sana kefil olarak bana ulaştırdı. Dolayısıyla şimdi getirdiğin bin dinar da sana kaldı. Bu vesîleyle huzur içinde) bin dinarına kavuşmuş olarak dön!” dedi. (Buhârî, Kefâlet 1, Büyû 10)

Allâh bir şeye kefîl olursa imkânsız gibi görünen şeyler dahî kolayca husûle gelir. Kula düşen, O’na tevekkülde ihlâs ve samîmiyet...

İslam’da tevekkül ve kader anlayışı

İbn-i Abbâs Hazretleri’nden rivâyet edildiğine göre, Hazret-i Ömer Şam’a doğru yola çıktı. Serg denilen yere varınca, kendisini orduların başkumandanı Ebû Ubeyde bin Cerrâh ile komuta kademesindeki arkadaşları karşıladı ve ona Şam’da vebâ hastalığının başgösterdiğini haber verdiler. Hazret-i Ömer, İbn-i Abbâs’a:“–Bana ilk Muhâcirleri çağır!” dedi. Hazret-i Ömer, onlarla istişâre etti ve Şam’da vebâ salgını bulunduğunu kendilerine bildirdi. Onlar, nasıl hareket edilmesi gerektiğinde ihtilâf ettiler. 

Bâzıları:“–Sen belirli bir iş için yola çıktın; geri dönmeni uygun bulmuyoruz.” dediler. Bâzıları da:“–Müslümanların kalanı ve Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in ashâbı senin yanındadır. Onları bu vebânın üstüne sevk etmeni uygun görmüyoruz.” dediler.

Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-:“–Gidebilirsiniz.” dedi. Daha sonra İbn-i Abbâs’a:

“–Bana Ensâr’ı çağır!” dedi.

Ensâr da Muhâcirler gibi ihtilâfa düşünce Ömer -radıyallâhu anh-:“–Siz de gidebilirsiniz.” dedi. Sonra İbn-i Abbâs’a:“–Bana Mekke’nin fethinden önce Medîne’ye hicret etmiş olan ve burada bulunan Kureyş Muhâcirlerinin yaşlılarını çağır!” dedi. Ben de onları çağırdım. Onlardan iki kişi bile ihtilâf etmedi ve:“–İnsanları geri döndürmeni ve onları bu vebânın üzerine götürmemeni uygun görüyoruz.” dediler. 

Bunun üzerine Ömer -radıyallâhu anh- herkese seslendi ve:“–Ben sabahleyin hayvanın sırtındayım, siz de binin!” dedi. Ebû Ubeyde bin Cerrâh -radıyallâhu anh-:“–Allâh’ın kaderinden mi kaçıyorsun?” diye sordu. 

Hazret-i Ömer:“–Keşke bunu senden başkası söyleseydi ey Ebû Ubeyde!” dedi. Ömer -radıyallâhu anh-, Ebû Ubeyde’ye muhâlefet etmek istemezdi. Sözüne şöyle devâm etti:

“–Evet, Allâh’ın kaderinden yine Allâh’ın kaderine kaçıyoruz. Ne dersin, senin develerin olsa da iki tarafı olan bir vâdiye inseler, bir taraf verimli diğer taraf çorak olsa, verimli yerde otlatsan Allâh’ın kaderiyle otlatmış; çorak yerde otlatsan yine Allâh’ın kaderiyle otlatmış olmaz mıydın?”

Tam o esnâda, birtakım ihtiyaçlarını karşılamak için ortalarda görünmeyen Abdurrahmân bin Avf -radıyallâhu anh- geldi ve:“–Bu hususta bende bilgi var. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i:

«Bir yerde vebâ olduğunu işittiğinizde oraya girmeyiniz. Bir yerde vebâ ortaya çıkar, siz de orada bulunursanız, hastalıktan kaçarak oradan dışarı çıkmayınız!» buyururken işitmiştim.” dedi.

Bunun üzerine Ömer -radıyallâhu anh- Allâh’a hamd etti ve oradan ayrılıp yoluna devâm etti. (Buhârî, Tıb, 30; Müslim, Selâm, 98)

Bu hâdise, İslâm’ın tevekkül ve kader anlayışını mükemmel bir sûrette yansıtmaktadır. Buna göre, bile bile kendini ve mü’minleri tehlikeye sürüklemek, gerçek bir tevekkül anlayışıyla bağdaşmaz.

İmrân’ın (radıyallahu anh) naklettiğine göre, Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:“Ümmetimden yetmiş bin kişi hesaba çekilmeden cennete girecektir.” Orada bulunanlar, “Onlar kim ey Allah’ın Resûlü!” dediler. Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem), “Onlar, (vücutlarını kızgın demirle) dağlamayanlar, üfürükçülük yapmayanlar ve Rablerine tevekkül edenlerdir.” buyurdu. (Müslim, Îmân, 371)

Enes b. Mâlik’in (radıyallahu anh) naklettiğine göre, Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:“Kişi evinden çıkacağı zaman, ‘Bismillâh, tevekkeltü alâllâh, lâ havle velâ kuvvete illâ billâh.’ (Allah’ın adıyla. Allah’a tevekkül ettim. Güç ve kuvvet sadece Allah’tandır.) dediğinde (ona) şöyle denilir: ‘(İşte şimdi) sana rehberlik edilir, ihtiyaçların karşılanır ve korunursun...’” (Ebû Dâvûd, Edeb, 102-103)

Peygamberimiz'in Tevekkül Duası

Peygamber (s.a.v.) Efendimizin okuduğu tevekkül duası.

İbni Abbas radıyallahu anhümâ’dan rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem hep şöyle dua ederdi:

“Allâhümme leke eslemtü ve bike âmentü ve ‘aleyke tevekkeltü ve ileyke enebtü ve bike hâsamtü ve ileyke hâkemtü, fağfir-lî mâ kaddemtü vemâ ahhartü vemâ esrartü vemâ a‘lentü, ente’l-mukaddimü ve ente’l-muahhir, lâ ilâhe illâ ente: Allahım! Sana teslim oldum, sana inandım, sana güvendim. Yüzümü, gönlümü sana çevirdim, senin yardımınla düşmanlara karşı mücâdele ettim. Kitabın ile hükmettim. Şimdiye kadar yaptığım, bundan sonra yapacağım, gizlediğim, açığa vurduğum ve senin benden daha iyi bildiğin günahlarımı affeyle! Öne geçiren de sen, geride bırakan da sensin. Senden başka ilâh yoktur.” (Buhârî, Teheccüd 1, Daavât 10, Tevhîd 8, 24; 35. Müslim, Müsâfirîn 199, 201, Zikir 67. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Salât 119; Tirmizî, Daavât 29; Nesâî, Kıyâmü’l-leyl 9; İbni Mâce, İkâme 180)

Bazı râviler, “lâ havle velâ kuvvete illâ billâh: Günahtan kaçacak güç, ibadet edecek kuvvet ancak Allah’ın yardımıyla kazanılabilir” cümlesini ilâve etmişlerdir. (Buhârî, Teheccüd 1; Nesâî, Kıyâmü’l-leyl 9)

Aziz Kardeşlerim!

Dünya hayatı, hem erkekler hem kadınlar için bir imtihandır. Bu imtihan, insanların nefislerine ağır gelse de, hikmetini bilmeseler de, Müslüman olmak istiyorlarsa, Allah’ın hükmüne teslim olmak zorundadırlar. İnsanlığın kurtuluşu Allah’u Zülcelalin seçtiği beğendiği, bütün peygamberleri vasıtasıyla tebliğ ettiği, Hz.Muhammed Mustafa(s.a.v)ile tamamladığı İslam Dinidir. İman eden, iteat edenler kurtulur. Bunun dışında başka din, ideoloji ve sistemlere inanan ve yönelenlerin Allah katında hiçbir kıymeti yoktur. Ve onlar Cehenneme atılacaklardır. İslam, teslimiyeti, teslimiyet Allah’a güvenmeyi / ona tevekkül etmeyi gerektirir. Tevekkül ise dünya ve ahiret saadetini netice verir. 

Çünkü İman, insanı insan eder, dünyada sultan eder. Dünya ve ahiret saadeti yalnız İslâmiyet'te ve imandadır. Hayatın lezzetini ve zevkini isterseniz, hayatınızı iman ile hayatlandırınız, farzları yaparak süsleyiniz ve günahlardan çekinerek korununuz. Peygamberimiz (s.a.v) bir hadislerinde şöyle buyurmaktadır:"Ölümden önce hayatın, yaşlılıktan önce gençliğin, çok işten önce boş zamanın değerini biliniz." (Fethu'l-barî, 14/9)

Demek ki hayat, anlamsız bir var oluş olmadığı gibi, ölüm de sonu hiçlik olan bir yok oluş değildir. Aksine hayat, adeta hayırlı amellerde yarışma alanı, bir imtihan salonu; ölüm ise bu dünyada yaptığımız amellerin karşılığını alacağımız, ebedi varlık sahasına geçişi sağlayan bir dönüm noktasıdır.

Huzur İmanda ve İslamı yaşamadadır

Yüce Allah;"Kim ki benim zikrimden yüz çevirirse kitabımı dinlemez ve beni anmaktan gaflet ederse, ona dar bir geçim vardır ve biz onu Kıyamet Günü kör olarak diriltir, duruşmaya getiririz." buyurur. (Taha Suresi,124) 

Hakiki mutluluk ve huzur, yalnız iman ve İslamda, iman hakikatleri içerisinde bulunur. Hayatlarını Allah'ın emirleri doğrultusunda geçirenler, hem ailelerine hem de içinde yaşadıkları topluma faydalı birer kişi olurlar.

Nitekim Allah salih olan kullarının günahlarını bağışlayacağını, onların kötülüklerini iyiliklere çevireceğini ve nimetlerle dolu cennetine varisçi kılacağını şöyle müjdelemektedir:

"Allah'a ve ahiret gününe iman eden hiçbir milletin, Allah ve Resulünün karşısına çıkan kimseleri, isterse o kimseler babaları, evlatları, kardeşleri ve sülaleleri olsun, sevip dost edindiklerini göremezsin. İşte Allah, onların kalplerine imanı nakşetmiş ve kendi tarafından bir ruhla onları desteklemiştir. Onları, içlerinden ırmaklar akan cennetlere, hem de ebedi kalmak üzere yerleştirecektir. Allah onlardan, onlar da ondan razıdırlar. İşte onlar, Allah'ın tarafında olanlardır. Ve iyi bilin ki, felaha erenler, Allah'ın tarafında yer alanlar olacaklardır." (Mücadele Suresi, 22)

Bunun aksini seçen bir kul için rahatlık ve ferahlık içinde yaşamak adeta bir hayaldir. Dünya hayatı, imansız bir insana taşıyamayacağı kadar ağır zorluklar yükler. Bir insan tevekkül etmedikçe, Allah'a dayanıp güvenmedikçe o insanın zorlukların altından kalkması, bunlardan ruhen etkilenmeden kurtulması imkânsızdır.

Mümin için ise durum tam tersidir. Taşıdığı iman mümine iç huzuru ve rahatlığı sağlar. Allah, bu kullarını kendisine varan doğru yola iletir ve yaptıkları iyiliklerin karşılığını kat kat artırarak verir. En önemlisi onları hüsrana uğrayan bir topluluk olmaktan kurtarır ve felaha ulaştırır. Şüphesiz bu Allah Teâla’nın iman edenlere rahmetinin ve sevgisinin en açık göstergelerinden biridir.

"İman hem nurdur, hem kuvvettir. Evet, hakikî imanı elde eden adam, kâinata meydan okuyabilir ve imanın kuvvetine göre, hâdiselerin baskısından kurtulabilir." 

Onun için özümüze, dinimiz islama, Allah’a ve Resulüne iteate dönmeli, Ehl-i Sünnet Vel Cemaat yolunda Hakka teslim ve tevekkül ederek, dünyevi ve uhrevi musibet ve sıkıntılardan kurtulabilelim. Allah’a emanet olunuz. Akıbet müttakilerindir.

Allah’a Teslimiyet ile ilgili ayetler

“İçlerinden zalim olanlar hariç, Ehl-i Kitap’la ancak en güzel üslupla tartışın. Deyin ki: “Bize ve size indirilene iman ettik. Bizim ilahımız ve sizin ilahınız tektir ve bizler, O’na teslim olmuş kimseleriz.” (Ankebût Suresi, 46)

وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ بِشَيْءٍ مِنَ الْخَوْفِ وَالْجُوعِ وَنَقْصٍ مِنَ الْاَمْوَالِ وَالْاَنْفُسِ وَالثَّمَرَاتِۜ وَبَشِّرِ الصَّابِر۪ينَۙ


“Sizi mutlaka biraz korku ve açlık ile; biraz da mallardan, canlardan ve ürünlerden noksanlaştırmak sûretiyle imtihan edeceğiz. Sabredenleri müjdele!”( BakaraSuresi,155)


اَلَّذ۪ينَ اِذَٓا اَصَابَتْهُمْ مُص۪يبَةٌۙ قَالُٓوا اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّٓا اِلَيْهِ رَاجِعُونَ


“Onlar ki başlarına bir musibet geldiğinde: “Şüphesiz ki biz Allah’a aitiz/Allah’tan geldik ve hiç şüphesiz yine O’na döneceğiz.” derler. (Bakara Suresi, 156)


قُلِ اللّٰهُمَّ مَالِكَ الْمُلْكِ تُؤْتِي الْمُلْكَ مَنْ تَشَٓاءُ وَتَنْزِعُ الْمُلْكَ مِمَّنْ تَشَٓاءُۘ وَتُعِزُّ مَنْ تَشَٓاءُ وَتُذِلُّ مَنْ تَشَٓاءُۜ بِيَدِكَ الْخَيْرُۜ اِنَّكَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ


“De ki: “Ey mülkün gerçek sahibi olan Allah! Sen dilediğine mülkü verirsin, dilediğinden mülkü çekip alırsın; dilediğini yüceltip aziz kılar, dilediğini alçaltıp zelil edersin. Bütün hayırlar yalnız senin elindedir. Şüphesiz sen, her şeye kâdirsin. “(Âl-i İmrân Suresi,26)

قُلْ اِنَّ صَلَات۪ي وَنُسُك۪ي وَمَحْيَايَ وَمَمَات۪ي لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَۙ


De ki: “Şüphesiz benim namazım, bütün ibâdetlerim, hayatım ve ölümüm, Âlemlerin Rabbi Allah içindir.”( En'âmSuresi162)

لَا شَر۪يكَ لَهُۚ وَبِذٰلِكَ اُمِرْتُ وَاَنَا۬ اَوَّلُ الْمُسْلِم۪ينَ


“O’nun hiçbir ortağı yoktur. Ben bununla emrolundum ve ben müslümanların ilkiyim.” (En'âmSuresi,163). 

وَالَّذ۪ينَ صَبَرُوا ابْتِغَٓاءَ وَجْهِ رَبِّهِمْ وَاَقَامُوا الصَّلٰوةَ وَاَنْفَقُوا مِمَّا رَزَقْنَاهُمْ سِرًّا وَعَلَانِيَةً وَيَدْرَؤُ۫نَ بِالْحَسَنَةِ السَّيِّئَةَ اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ عُقْبَى الدَّارِۙ


“Onlar, Rablerinin rızâsını kazanmak için her türlü sıkıntıya sabreder, namazı dosdoğru kılar, kendilerine verdiğimiz rızıklardan gizlice ve açıktan Allah yolunda harcar, kötülüğü iyilik yaparak kendilerinden uzaklaştırırlar. Dünyanın sonunda güzel bir hayat işte böyle kimseleri beklemektedir.” (Ra'd Suresi,22)

وَلَا تَقُولَنَّ لِشَا۬يْءٍ اِنّ۪ي فَاعِلٌ ذٰلِكَ غَدًاۙ


“Hiçbir şey hakkında: “Ben yarın mutlaka şu işi yapacağım” deme. (Kehf Suresi,23)

اِلَّٓا اَنْ يَشَٓاءَ اللّٰهُۘ وَاذْكُرْ رَبَّكَ اِذَا نَس۪يتَ وَقُلْ عَسٰٓى اَنْ يَهْدِيَنِ رَبّ۪ي لِاَقْرَبَ مِنْ هٰذَا رَشَدًا


“Ancak: “İnşallah; Allah izin verirse yapacağım” de. Bunu söylemeyi unuttuğun zaman Rabbini hatırla ve: “Umarım ki Rabbim beni bundan daha yakın bir vakitte dosdoğru ve güzel bir başarıya eriştirir” de. (Kehf  Suresi,24)


Etiketler: Tevekkül ve Teslimiyet Örnekleri, Kur'an'da Tevekkül ve Teslimiyet Ayetleri, Tevekkül ve Teslimiyet Nedir? Tevekkül ve Teslimiyet Nasil Olmalı? | Mekteb-i Derviş

Not: HTML'e dönüştürülmez!
    Kötü           İyi
Benzer Konular